Selim Şengül

Okumanın izinde 2

Selim Şengül

(Vakt-i Merhun, Sezai Karakoç Abdülhak Şinasi Hisar)

“İnsanın bazen meyus ve yapayalnız kaldığı günler vardır. Kendini tamamen kitapsız ve dostsuz bulur. Bomboş gibi doğan bazı sabahlar, çölde bir mezar yalnızlığı duyulur. O zaman yeni baştan bir kitap, yeni baştan bir mekân ve makam aramaya başlarsınız. Ve anlarsınız ki bugün, o kitabın günüdür. Anlarsınız ki, her kitabın her vakt-i merhunu vardır.” (Kitaplar ve Muharrirler-III, s.184) “Kitapların Vakt-i Merhunu” yazısında yer alan bu ifadeler, hislerimize tercüman oluyor. Daha önce hissettiğimiz bu duyguların, farkında olmadan yazıya dökülmüş haliyle karşılaşmak elbette çok zarif bir detay.
Sezai Karakoç’a saygımız ve hayranlığımız çevrem tarafından bilinir. Hakkâri’de çalıştığım sıralarda 16 Kasım günü Sezai Karakoç’un vefatını öğrendim. Çok yakın bir sevdiğimi kaybetmiş gibi hissettim. O an yazmış olduğum şiirin iki mısraını burada paylaşmak istiyorum.
“Bu milletin geçmişteki ruhunu, inancını
Bu günlere getirdi kılavuzluk yaptı”

Son yıllarda okumuş olduğum en iyi hatırat türü eserlerinden biri de Sezai Karakoç’a aittir. Sezai Karakoç Hatıralar, ilk basımı Eylül 2022'de Diriliş Yayınları tarafından iki cilt olarak yayınlandı. Bu iki ciltlik hatıra eserini kısa bir sürede okudum. Kitabın verdiği hazzı, samimiyeti ve üslubu üzerine laf söylemek haddim değildir; yalnız dikkatimi çeken bir nokta oldu. Bu noktayı Diriliş Yayınları'nı arayarak dile getirdiğimde, yayınevi bu eksiği ya da yanlışı ikinci basımda düzelteceklerini ifade ettiler. Fakat ikinci baskıda da herhangi bir düzeltme olduğunu göremedim. Bahsettiğim cümleler, kitabın Birinci cildinin 61. sayfasında aynen şöyle geçer:

“Babamın annesi tarafından akrabalarımız, sonradan öğrendiğime göre (ben doğmadan ilgi kesilmiş), Palu ilçesine yerleşmişler. Bundan 15 yıl kadar önce bana gelen mektuba göre, yüz ev kadarmışlar Palu’da. Kendilerine Kedekliler denirmiş. Asılları Karakoçan’ın Gökdere bölgesinde Kedek köyünden olduğu için.”
Burada bahsedilen Arıcak ilçesine bağlı Kambertepe köyünün eski adı Kedektir. Karakoçan’da hem Kambertepe hem Kedek isminde başka bir yer yoktur; aynı şekilde Gökdere de Palu’ya bağlıdır. Zaten Üstat burada yüzde yüz emin değil gibi, biz de bu durumu belirtmek istedik. Babaannesinin bizim köyden olması oldukça muhtemeldir; çünkü bu satırlardan habersizken bile bazı duyumlar alıyorduk. Bu durumu burada yeri gelmişken netleştirmek istedim.
Üstat hatıraların yazımı ile alakalı kitabında şu ifadelere yer veriyor: “Ah! Hâtıralar yazmak kadar insana azap verici ne vardır? Yaşananlar bir kere daha yaşanmış gibi oluyor. Hayatın acı olaylarını insan yeniden yaşamak istemez. Tatlı olanları hatırlamaksa ayrı bir ıstırap. Günle karşılaştırılınca çocukluk yılları, çok başka bir ışık altında gözüküyor insana. Mizaçlarla, geçmişin yorumlanmasıyla ilgili bir yanı olsa da bütün bunların dışında insanın en temiz ve masum idrâkle zapt ettiği bir zaman parçasının bizde gittikçe daha arı, yüce bir hayat izlenimi kazandığı bir gerçek. “Çocukluk cenneti” her insan için olmasa bile, birçok kişi için önemli bir psikolojik dayanak ya da zaaf. Hele kişi için çok aziz olan insanların podyuma çıkarılır gibi sahne ışıklarının önüne getirilmesi ne kadar zor ne kadar çetin bir zorlanış! Bir mahremiyetin ihlâli gibi, bir kutsallığı ya da kutluluğu aleladeleştirmek gibi bir his içinde kalıyor insan. Ayrıca sizi şiddetle ilgilendiren insanlar ve olaylar, başkalarını hiç etkilemeyebilir. Tersine, belki, sizin hiç de o kadar önemsemediğiniz nice hâtıra, başkaları için bir anlam ve değer ifade edebilir. Bütün bunlara rağmen, ne kadar kaçsanız, bir gün, hâtıralarınızı yazmak, parça parça da olsa şuna buna anlatmak zorunda ve hatta borcundasınız. Yaşadığınız hayat, yalnızca sizin hayatınız değildir de onun için. Biraz da başkalarını yaşıyorsunuz, geçmişi yaşıyorsunuz, geleceği yaşıyorsunuz; annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, hocanızı, sevdiklerinizi ve sevmediklerinizi yaşıyorsunuz. Bu bakımdan yaşadıklarınızın bir ölçüde de olsa bilinmesi, bir zerre kadar da olsa, bir katkı, ülke tarihine. Bu bakımdan da bir görev. Ben de dişimi sıkarak da olsa, bu görevi yerine getiriyorum, hâtıramı yazmakla.”(Hatıralar I, s. 67,68)
Yazımın başında alıntıladığım paragrafa beni yönlendiren Sezai Karakoç: “Kendimiz hakkında bunca yanlışlığı görünce, bizden öncekiler hakkında yazılanlardan da iyice şüphe duymaya başladım gayri ihtiyari olarak. Nitekim Ahmet Haşim hakkında yazılanlara bakıyorum; en yakın arkadaşlarının yazdıkları -belki biraz Abdülhak Şinasi Hisar’ınki hariç- çoğunlukla sevgi anlayışından yoksun. Bu bir yana. Bir de yazılanlar gerçeklikten yana özünü yitirmişse, o zaman daha korkunç bir durum ortaya çıkıyor.”(Hatıralar I, s. 17)

Abdülhak Şinasi Hisar bu dikkatiyle de okuma hayatıma girmiş oldu. Yani yukarıda bahsedilen “vakt-i merhun” bu yazarımız için de gerçekleşmiş oldu. Abdülhak Şinasi Hisar hakkında öncelikle bildiğim, gazeteci, yazar ve romancı Selim Nüzhet Gerçek ile kardeş olmasıdır. Şahsımın bu yazar ile alakamın geç başlamasına dair sitemde bulunmam gerektiğini düşünüyorum. Bunca şairimiz ve yazarımız basit birer test sorusuna kurban edilmemelidir. Eskiye ve yeniye dair tüm bilgileri öğrencilere yüklemek elbette mümkün değildir; ancak bu edebiyat zevkini gençliğe aşılayan bir eğitim sistemi, şu anki eğitim sisteminden çok daha faydalı olacaktır.

Bazı edebiyatçıların belirttiği gibi “edebiyat öğretiminin asıl hedefi kuru bilgi aktarmak değil, gençlikte bir dil zevki ve okuma iştiyakı uyandırmaktır.” Şıklar arasına sıkıştırılmış bir edebiyat, ne Sezai Karakoç'un derdini kavratabilir ne de Abdülhak Şinasi Hisar'ın üslubundaki zarafeti.

Genellikle roman ve hatıra yazarı olarak bilinen Abdülhak Şinasi Hisar’ın, denemeci ve eleştirmeci yanıyla beraber Abdülhak Şinasi Hisar’ın henüz kitaplaşmamış yazılarından oluşan Kitaplar ve Muharrirler’i, Hisar üstüne doktora çalışması da bulunan Necmettin Turinay, üç cilt halinde yayına hazırladı.

“Her kitap bir hususi iklim, bir devir mahlukudur. Hepsinin toprakları, suları, meyveleri, çiçekleri, kuşları, tatları vardır. Bu bahçede hâlâ en eski zamanların meymenetleri duyulur. Ta ilk ömürlerin şarkıları işitilir. En eski üstatların huzurlarına girilir.” (Kitaplar ve Muharrirler-III, s. 180)  

“Her kitap doğduğu, yaşadığı devrin manası ve hafızası sayılır. Her okuduğumuz kitap, yaşamış olduğumuz bir zaman, düşünmüş olduğumuz fikirler, duyduğumuz muhabbetler demektir. Onları ömrümüzün parçaları gibi duyarız. Bir zaman geçtikten sonra, bütün bu kitaplar birer hatıra sayılır. Görülen gözler, duyulan bir ses ve bir telaffuz hususiyeti gibidir. Bunun için, hepsi de, her zaman gözlerimizin önünde olmalıdırlar.” (Kitaplar ve Muharrirler-III, s. 182)

“Bazı kitaplar vardır ki, bunları ancak bir tek cümlesini bulmak için tekrar karıştırırız. Bazılarını bir bakışta bertaraf ederiz. Bazen de onların içindeki eski zaman seslerini duyar gibi mütehassis oluruz.” (Kitaplar ve Muharrirler-III, s. 183)

Karakoç’un bir cümlesi beni Hisar’a götürdü, Hisar da Kitaplar ve Muharrirler’in sayfalarında vakt-i merhunun ne demek olduğunu yeniden hatırlattı. Belki her okurun kendi vakt-i merhunu vardır; yeter ki o günün geldiğini fark edelim ve elimizi doğru rafa uzatalım.

Yazarın Diğer Yazıları