Geçen yazımda kimi eserlerden ve kişilerden bahsetmiş şehirlere olan muhabbeti biçimlendirmeye kalkmıştım. Biçimlendirmek diyorum. Çünkü şehrin bir özelliği de kendisini sevenleri sokağa mahalleye verdiği isimlerle abideleştirmektir.
Abideleştirmeyi anlatanlardan biri de, şehrini tanıyanları tanıyan ve uzun süredir bunu dile getiren şair, yazar Bedrettin Keleştimur’dur. Keleştimur zaman zaman bazı konularda kamuoyu oluşturur. Edebiyat veya gazete çevrelerinde bir fikri, şehri için ortaya atar ve bunu değerlendirmeye sunar. Şehir yazısı geleneğini ise daha çok gazete yazıları üzerinden yapar. Bu bir hizmetkârlık vazifesidir.
Elazığ Fırat Gazetesinin gerçekleştirmiş olduğu röportajda ise şehrine dair bir dönemin edebi çerçevesini sunuyor bizlere, “1980’li yıllarda, “Kültür Bakanlığı Yayınevi, Devlet Kitapları Bölge Şefliği, Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti ve Musiki Konservatuvarı Derneği…” bir bütün içerisinde “bizlere edebi muhit olmuştu!” Şeref Tan, Şener Bulut, Günerkan Aydoğmuş başta olmak üzere onlarca; ‘eğitimci ve akademisyen arkadaşlar…’ Ve diyelim; Günışığı, Turan, Nurhak, Yeniçağ gibi yerel gazeteler… Tabi ki, 28-35 yıl öncesine gidiyoruz. O yıllarda, andığımız her gazete bir edebi mahfildi.”
“Farabi, “şehirlerde canlı varlıklardır!” diyorlar. Her şehrin belli bir, ‘kimliği’ vardır! Geçmişi bugüne ne kadar taşıyabiliyoruz? Geçmişle gelecek arasında nasıl köprüler kurabiliyoruz? Şunu sevinerek ifade edebilirim; Elazığ Şehri, “son 35 yıl içerisinde” önemli mesafeler aldı!
Bir başka yazısında, “Şehir insanı, “parkına, bulvarına, caddesine, sokağına, okuluna” verdiği isimlerle, “tarihi kimliğini okumaya” başladı. Bir bakıma, ‘kendi tarihiyle’ buluştu. O muhterem şahsiyetlerin isimleri de, Elazığ Şehrimizin, “önemli bulvar ve caddelerine” kimlik olmuştur.”
Bu arada unutmadan yazımın girişinde söz ettiğim “Kaybolan Şehir’in Mahdumları” yazısından bazı cümleleri aktarmak istiyorum. “Terk edilmiş kadim yerleşim yerlerinde abıhayat kaynağı arayanlar, kulaklarını anıtların sonsuzluğu fısıldayan efsanelerine verirler. O fısıltıların izini süre gidenler tarihin solgun yapraklarına itilmiş nice şehirleri, unutmuşların gündemine getirir; orada bulunan saklı hazları, saklı kültürleri günlük hayata teşmil ederler. Kendilerini ülküsüzlükten, toplumu bohemlikten kurtarmaya, mazi varlığının kimlik kayıtlarından varlık verilerini çıkarmaya çalışırlar.
İki yüz yıl önce, Harput’tan ovaya kaçarcasına göç edenlerin de bugün; kaybolmaya yüz tutmuş abıhayat kaynaklarını akar hâlde tutmaya çalışmaları bundan... Ancak, yeni şehrin çocukları kadim Harput’a olan borçlarını bir türlü ödeyemediler.
Terk etmenin muhasebesi altında ezilen Harputlu, yeni şehir için önceleri fütursuzca yağmaladığı Yukarışehir’e kutsallık atfederek, kayıp yorgunların hayatlarına kıssalar dizerek arınmak istedi. Olmadı... Boşalttığı yeri dolduran hemşeri adaylarına kızdı; “Kar mı yağmış şu Harput’un başına / Kurban olam toprağına, taşına” gibi türkülerden sosyal şifa umdu. Yine olmadı... Sonra tarihin kalıntıları üzerine mevtalarını defnederek vicdanını rahatlatmaya, akrabalık bağlarını yeniden tesis etmeye yöneldi; ama nafile...
Artık Elazığ (Harput) coğrafyasında kalp birlikteliği, ruh coşkunluğu edebiyatla sağlanacaktı. Harput’un abıhayat kaynaklarını aramak edebiyatın işi olacaktı.
Bugün, iki şehrin geçmiş ve gelecek arzularını nikâhlayan “Harput Yollarında”, “Harput Ahengi”, “Harput Efsaneleri”, “Harput Evliyaları”, “Harputlu Divan Şairleri” “Ejderha Taşı”, “Yukarışehir”, “Masalını Yitiren Dev”, “Harput Şehrengizi”, “Elaziz’den Elazığ’a” ve has unuyla, özsuyuyla kardığı “Destanlar Burcu”ndan şiirler, onun son çırpınışlarından kalıcı ürünleridir.
Yukarıda isimlerini saydığımız ya da sayamadığımız bütün eserlerin işareti; şair Şeref Tan’ın berceste mısrasında bir çağrıya dönüşür:
“Hadi Harput’a gidek.””