(Giriş, Kitap, Mehmet Ali Ayni, Sadık Yalsızuçanlar, Ahmet Kabaklı)
Yeni bir fikirle, yeni bir eserle ortaya çıkmak epey zor bir iştir. Geçmişten günümüze yayınlanan eserlere baktığımızda onların arasına bir eser bırakmak bayağı iddialı olsa gerek. Ben de bu zor işin fakına vararak sadece okuma ve öğrenme yolunu tercih ediyorum, şimdilik. Önceden yazdığımız iki satır yazı da literatüre yeni bir kazanç olur mu düşünmüyorum. Olması beklenemez. Ama yazmaktan da uzaklaşmamak adına haftalık kitap çevresinde benim için gelişen okumaları yazmak ve aktarmak istiyorum. Bir nevi okumanın izinde serisi. Bu çabanın adı olsun.
Bu yolculukta zaman zaman bir hadis-i şerif hatırlatır kendisini bana “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan sana sığınırım.” (Müslim, Zikir 73) Bu söyleceğim sözün burada yerinde olup olmadığını bilmiyorum ama kendimi fayda vermeyen ilimden ve fayda veren ilim arasında buluyorum bazen. Allah her şeyin en iyisini bilir muhakkak.
Konuyu fazla uzatmadan kitap çevresinde bu hafta neler okuduğumu ve kimleri gördüğümü kimlerle ne sohbet ettiğimi usulünce girizgâh mahiyetinde büyük bir zevkle paylaşacağım. Malum bu hafta Malatya’da kitap fuarı var. Kitap görüp de almamak için kendimi zor tutarım lakin pahalılık ortada tüm kitapları zaten almak mümkün değil.
Fuarlara getirilen kitaplar bana göre eksik ama belli kesim okuyuculara hitap ediyor yine de. Bazı kesimlerin görmek istediği, popüler diyebileceğimiz yazarlar geliyor ve bu okuma projesi konusunda bazı insanları okumaya heveslendiriyor. Benim ise tercih ettiğim okuma, büyüsünü iyice hissettiren lakin satış konusunda istenilen seviyeye ulaşamayan yazarların kitapları fazlası ile ilgimi çekiyor. Malatya da görmek istediğim ama bulamadığım bir sürü kitap olsa da Türk Tarih Kurumu yayınlarından bazı şehir tarihi kitapları, Türk Dil Kurumu yayınlarından Kamus-ı Türkî’yi uygun bir fiyata alabildim. Ve diğer yayınlardan bazı kitaplar aldım.
Bu sıralar peşine düştüğüm konulardan biri, Elazığ’a zamanında gelip yerleşmiş ve çeşitli görevlerde bulunmuş kişilerin ortak yönü olan yazarlığı merkeze alarak hayatlarını bir araya getirmek. Bunlardan ilk akla gelenlerden biri Mehmet Ali Aynî; kendisi ilk valiliğini Elazığ’da (Mamûretü’l-Aziz) valisi olarak yaptı. “Burada çok çalıştı, çok eserler vücuda getirdi. Meşrutiyet’in ilk zamanlarıydı. Bu acayip zamanda idare memurluğu bilseniz ne kadar zordu!” Ali Kemali Aksüt, Kalemi Sayesinde Yaşamak kitabında şu bilgilere yer vermiş.
Ali Kemali Aksüt kitabın 71. ve 72. sayfalarında Mehmet Ali Aynî’nin evliliği hakkında şu satırlara yer veriyor. “…İstanbul’a gelince evlenme hususundaki tasavvurunu ana ve babasına açmıştı. Onlar da komşuları Kandiye eşrâfından ve Şehiremâneti Meclisi âzâsından merhum Mustafa Bey’e bahsederek münâsip bir kız biliyorsa kendilerine haber vermesini rica eylemişlerdi.
Mustafa Bey, o sırada kalp hastalığından muzdarip olarak İstanbul’a gelmiş olan Diyarbekir valisi Sırrı Paşa’ya -ki evlenme çağında bir kızı varmış- meseleyi anlatmış. Paşa, Mehmed Ali’yi Diyarbekir’den tanıyordu. Ahlâkını, vazifesine ikdâmını orada tecrübe ile görmüş ve takdir etmiş idi. Onun için aile tarafından talep vuku bulursa muvafakat edeceği cevabını vermiş idi. Bunun üzerine görücüler gitmişler, kızı görüp beğenmişler, o zaman cârî usûl dairesinde istemişler ve paşanın muvafakatini almışlardı.
Bu hanımdan iki kız, bir erkek evlât dünyaya geldi. Berik’i doğduğu vakit Mehmed Ali Kastamonu’da bulunuyordu. Kaynanası, meşhur şair ve bestekâr Leyla Hanım, onun hem endişesini gidermek hem zevkini okşamak için doğumu şu telgrafla müjdelemiş idi:
“Bir oğlun oldu müjde, şadkâm ol.””
Mehmet Ali Aynî’ye ait birkaç eser okuma fırsatı buldum. Bunlardan çok beğendiğim Şeyhü’l-Ekber’i Niçin Severim? ve Hacı Bayram-ı Veli’yi anlatan eserleri. Kendisi gibi derin bir ilmi muhtevaya sahip bir insanın Hayat Nedir? kitabını ise derinlik ve ele alış şeklinin kendi seviyesinin biraz aşağısında kalmış bir eser olarak hatırlıyorum.
Bir tevafuk olsa gerek; bugünlerde okuduğum İsmail Kara’ya ait “Portreler 1 Sözü Dilde Hayali Gözde” Kitabı’nın ise “Ara Durak Nezih Neyzi” yazısında, “Mehmet Ali Ayni Bey’in kızının oğlu olan Nezih Bey, dedesinin bazı eserlerini Latin harflerine aktararak yayımlamayı düşünmüş…”
Sosyal medyadan takipleştiğim pek çok değerli yazarlardan biri de Sadık Yalsızuçanlar’dır. Kendisi ile Malatya Kitap Fuar’ında sohbet etme imkânı bulduğumda bana yakın zamanda vefat eden Bülent Akyürek’e, Ahmet Kabaklı’ya, İsmet Özel’e ve edebiyat dünyamızdaki diğer bazı insanlara ait hatıralarını aktardı. Tabii Elazığ üzerine yaptığımız sohbette ise Hacı Hulusi Yahyagil’e dair sevgi ve saygısını da dile getirdi.
Bu haftalık yazımda son olarak, Sadık Yalsızuçanlar’a Ahmet Kabaklı’yı sorduğumda bana şöyle bir hatırasını anlattı.
“Bir hikâyemi Mehmet Doğan Ağabey, Ahmet Kabaklı’ya Türk Edebiyatı dergisi için göndermişti. Hikâyemi yayınladıktan sonra, “Ben bu çocuğu tanımak istiyorum, İstanbul’a geldiğinde bir gelsin buralara,” demiş. O dönem ben Ankara’da okuyordum; İstanbul’a yolum düştüğünde Ahmet Kabaklı’yı ziyaretine gittim.
Muhteşem bir insandı; baldan tatlı, tam bir yaşayan kütüphane gibiydi. Bana kitaplar hediye etti, okuma tavsiyelerinde bulundu, kıymetli öğütlerde bulundu. Ayrılırken de, "Kitabın yayınlanınca bana mutlaka gönder," dedi.
İlk kitabım çıkınca gönderdim. İkinci ve üçüncü kitaplarım çıktığında da ulaştırdım. O vefa insanı, daha sonra Türk Edebiyatı Külliyatı içinde yer alan bölümde benimle ilgili yaklaşık 15 sayfalık müstakil bir bölüm kaleme aldı. Hakkımızda yapılmış en kıymetli çalışmalardan biridir bu.
Aslında Ahmet Kabaklı, Osmanlı’dan bu yana gelen o kadim gelenekte olduğu gibi, genç kabiliyetleri keşfeden ve ellerinden tutan bir mürşit gibiydi. Nitekim Mehmet Ağabey’in hikâyeyi göndermesiyle başlamıştı bu hikâye.
Sonrasında bir hikâye daha yazmış ve Kabaklı’ya göndermiştim; derginin ilk sayısında hemen yayımladı. Bir sonraki ziyaretimde bana, “Yahu sen nasıl bir hikâye yazmışsın öyle? Bunu nasıl yazdın, bir anlatsana bana,” diyerek hayretini ve takdirini gizlememişti. Ona hikâyenin arka planını uzun uzun anlatmıştım.”