Rahmetli Şeref Tan bir şiirinde şöyle derler;
“Hoş geldiniz göynümüzün göğercini Gakkoşlar
Bize kucak açanlar dert ortağı Baboşlar
Damla damla geçirirken Harput’tu ilmiğinden
Elâzığ sevdasını yudumlayan serhoşlar!”
Harput/ Elâzığ bir ahenk şehri, gönül coğrafyamızın mihenk şehri,
edebiyatımızın ve musikimizin kendisine has bir üslup ve tevazu şehri,
“gazel, türkü ve hoyratlardan oluşan!” ses ve sözün bir arada
çağladığı Fırat Havzasının çok güçlü bir moral şehri...
Türkülerin de bir dili vardır; O dil, bizim ‘gönül dilimiz’
Türkülerinde bir coğrafyası vardır; O coğrafya, bizim ‘gönül coğrafyamız…’
Ruhumuzdan yükselen sesle, Türkçeye, ‘fetih dili’ deriz.
O dilin ezgisinde, makamlarımız; Dağa, taşa, toprağa, yola, köprüye ve
bütün hatıralarınıza, ‘nüfuz’ eder.
Türküler, coğrafyanın ‘ses tapusudur’ “Yeşil Tuna” Fırat’la, Nil’le yoldaştır.
Türküler bizi söyler, bizi anlatır. Türkülerde, yürek aşkımız,
türküler, bam telimizdir.
Türküler, kâh azığımız, kâh sırdaşımız; Koca bir bulut kümesinde,
hüznüm, sevincim, kederim akar.
Sımsıcak bir esintidir, rüzgârların dilinde; incecikten dökülür,
ruhuma yürür nağmeleri…
Türküler; Zeybektir, Horondur, Halaydır, Bardır...
Türküler; deyiştir, koşmadır, semahtır.
Türküler; Baraktır, bozlaktır, hoyrattır, divandır, mugamdır
Türkülerde yaşarız; yol havasını, yayla havasını, gurbet havasını!
Türküler ‘dünyamızdır…’ Türküler kâh ninni olurlar, kâh ağıt,
türküler, hayatın duygu vadisidir.
Türküler, gökkuşağımız; Türkülerde oyunumuz, yere diz vuruşumuz...
Omuz omuza verip, sıra dağlar gibi duruşumuz... Hey deyip de,
asırların feryadını duyuşumuz..
Harput/ Elâzığ Şehri, sanat, edebiyat, musikisi ile birlikte anılır.
Nesilden nesile uzanan türkülerimiz, içerisinde coşkusunu yaşadığımız
bir hayat ırmağıdır.
Folklorumuzla da içiçe olan türkülerimiz, “Kürsübaşı” olarak da anılan
sohbet meclislerimizin birer hoş sedasıdır. Öyle türkülerimiz vardır
ki, “efsaneler diyarı Harput’la özdeşleşen bir hikâyesi vardır!”
Tarihin efsunkâr havasıyla bir zevki, estetiği, ahengi sizlere doyasıya yaşatır.
Harput’ta, genellikle “Beşiri, İbrahimiye, Uşşak, Hüseyni, Kürdi,
Bayati, Şirvan, Divan, Elezber, Nevruz, Versak, Saba, Muhalif,
Tecnis...” gibi makamlarla okunan ecdattan bizlere emanet o güzelim
eserler arasında; “Yüksek minarede kandiller yanar; Yeşil Yaprak
arasında;
Mezireden çıktım ağrıyor başım; Kövengin Ellerinde; Kar mı yağmış şu
Harput’un Başına;
Kara Gözler (Uzun Hava); Hüseynik’ten çıktım Şeher Yoluna; Vardım
baktım demir kapı sürgülü; İsfahan’da han ilerim; Bir Şuh-i Sitemkâr
Yine saldı Beni derde; Yığikinin dört etrafı; Ahçik;
Kara Erik Çağala; Dersim dört da içinde; Yemen Türküsüyle birlikte,
bu güzelim türkülerimiz ve oyunlarımız uzanıp gidiyor...
Bu türkülerimiz arasında, “Çaydaçıra Oyun ve Türküsünün...” Elâzığ
Şehrinde apayrı bir yeri vardır.
Çaydaçıra türküsü ve oyununun Elâzığ yöresine ait coğrafi tescili de
yapılmıştır. Elâzığ Valiliği ve Türk Patent ve Marka Kurumu
kayıtlarında, “Elâzığ adına tescilli bir halk oyunu ve türkü!” olarak
geçer.
Elâzığ Şehri, kültürü, sanatı, edebiyatı, musikisi ve folkloru ile o
kadar bütünleşmiş bir şehir ki, özellikle de, “Çaydaçıra...” şehrin
bir markası, figürü, rengi, motifi, argümanı olarak yerini almıştır.
Şehir insanı, ‘mahallesine, bulvarına, sokağına, park ve bahçesine, iş
yerine...’ Çaydaçıra İsmini vermiştir.
Destan Şairimiz N.Y. Gençosmanoğlu’nun o meşhur, “Meydanlar” şiirinden;
“Kaytan bıyık bura bura
Gakkoş, Dadaş sıra sıra
Elâziz’de Çay’da Çıra,
Erzurum’da bar meydanı...”
Çaydaçıra Efsanesi nereden geliyor?
Bu efsanenin farklı anlatımları var. Genelde kabul gören anlatım şöyle,
“Elâzığ’ın bir köy düğününde, düğün gecesi ay tutulur. Halkımız
genelde bunu uğursuzluk olarak yorumlar. Düğün evinin sahibi Pembe
Hatun, düğüne katılanların neşelerinin ve düğün ahenginin bozulmaması
ve bir bakıma düğüne katılanları da sakinleştirmek için tabaklara
mumlar yerleştirir ve oradaki meclise dağıtır. Mum ışığında öyle
rengârenk bir oyun başlar ki, karanlığı aydınlatan bu oyuna herkes
hayran kalır!”
Bir farklı efsane de, “Âşıklar Efsanesi” Elâzığ’da, bir çayın her iki
yakasında yaşayan aşiretlerin gençleri, geceleri çay kıyısında yakılan
çıralarla (mum veya meşale) işaretleşip buluşurlarmış. Bir gece çayda
boğulan genç erkek için yakılan çıra, yas ve arayışın simgesi haline
gelerek, günümüz Çaydaçıra oyununa dönüşmüştür.”
Çayda çıra oyununun farklı sözleri/ varyantları söz konusudur. Bunlar
arasında, Hafız Osman Öge’nin, Şükrü Canaydın’ın, Yöre Ekibinin farklı
varyantlarını söyleyebiliriz.
“Çayda çıra yanıyor (Nana nana, nayna/ Nanay/ Nayna kibar nayna)
Ayda yılda yanıyor
Usul kaldır yorganı
Engeller uyanıyor” (Hafız Osman Öge)
Çayda çıra yanıyor (Hop hop nanay nanay)
Humar göz uyanıyor
Fitil çifte yara bir
Yürek mi dayanıyor (Şükrü Canaydın)
Çayda çıra yanıyor (Hanım nanay vay nanay/ Nanay güzel nanay/ Nanay gülüm nanay)
Ayda yılda yanıyor
Yavaş yörü sevdiğim
Engeller uyanıyor (Yöre Ekibi- Elâzığ)
Burada biraz da, uzmanların tavrıyla Elâzığ Oyunlarını konuşalım.
Araştırmalar, “60’a yakın…” Elazığ Oyunu olduğunu belirtiyorlar.
Bugün, günümüzde “yaşayan oyunların sayısı… “yirmi-yirmi beş
arasında…” Görüleceği üzere mevcut oyunlarımızdan, “yarıdan fazlası…”
unutulmaya yüz tutmuş durumda... Şüphesiz ki bu durumlar, bizlere
sadece üzüntü değil; “ürküntü de…” vermektedir. Her bölgenin
oyunlarının genel bir “karakteristik yapısı…” söz konusu olmaktadır.
Elazığ Oyunları için; “tatlı sert!” ifadeleri kullanılır.
Bu bir, “duruştur!” O duruşta, şehrin insanının “kimliğini…” görebilirsiniz...
Bu şehrin çok zengin bir, “kültür iklimi” var. O iklimde; “sesimiz,
sözümüz, sohbetimiz, muhabbetimiz…”
O iklimde, “düğünümüz, derneğimiz, şölenimiz…” Bütün bunlarda,
“bizleri bir araya getiren…” bilumum değerlerimiz söz konusudur.
Bizim sizlerle bir daha paylaşmaya çalışacağımız; “oyunlarımız…”
“Çaydaçıra, Avreş Oyunu, Halay Oyunu, Bıçak Oyunu, Kılıç Kalkan Oyunu,
Delilo Oyunu, Tamzara Oyunu, Güvercin Oyunu, Gelin Oyunu, Temirağa
Oyunu, Leblebici Oyunu,
İsfahan Oyunu, Ağır Halay Oyunu, Üçayak Oyunu, Çepik Oyunu, Büyük Ceviz Oyunu,
Fatmaalı Oyunu, Sarhoş Oyunu, Karaçor Oyunu, Düz Halay, Dik Halay,
Pisik Oyunu...” vesaire...
Bu oyunların bilinen isimleriyle, “50’nin üzerine…” çıkarabiliriz.
1960’lardan bugünlere faaliyet gösteren, “EFTUD” Halk Oyunları
Konularında Çalışmalar Yapmıştır… Burada en önemli isim; Av. Fikret
Memişoğlu’dur”
Av. Fikret Memişoğlu’nun hizmetlerini bizler; “efsanevi…” bir mantıkla
yaklaşıyoruz.
Memişoğlu, “Halk Edebiyatı Derlemelerinde…” Önemli bir misyonu da üstlenmiştir.
Av. Fikret Memişoğlu ve dönem çalışmalarını; “Halk Oyunları Atölyesi…”
olarak değerlendirebiliriz...
Geçmiş yıllar içerisinde,Yrd. Doç. Dr. Hüsamettin Kaya, Adnan
Çamlıbel, Zülfü Bircan,
Şener Bulut, Kazım Atıcı… Dostlarımızla Elazığ Halk Oyunlarını konuşuyoruz
1960’lı, 1970’li, 1980’li yılların büyük emeklerini…
Ve o emeklerin çok önemli kazanımları olan, Ulusal ve Uluslararası Başarılar…
Bütün arzumuz ve niyetimiz nedir? O başarıları günümüzde , “tekrar
yakalayabilmek!”
Şehri, bu kültür ikliminde motive etmek...
Av. Fikret Memişoğlu’nun talebelerinden, Mustafa Turan… “1975 yılında
Devlet Halk Dansları Topluluğunun…” kuruluşunda önemli görevler
üstlendi… Ve çok büyük hizmetler ifa ettiler.
Elazığ Şehrimiz; “sanat dünyasında…” önemli kavşak noktasında yer alır.
O zenginliği çok iyi görebilmeli ve belki de en önemlisi; “gelecek
nesillere…” taşıyabilmeliyiz
Sevgili Babamızın bizlere en güzel nasihatleri arasında; “Halk
Bilimine…” önem veriniz.
Orada bizim; “oyunlarımız var.” Orada bizim, “musikimiz var.” Orada
bizim, “sesimiz ve sözümüz” var.
Bütün Oyunlarımızın kaynağında; “insanımız…” Onun hayat serüveni okunur...
Sevincimizle çığlığımızı birleştiren bir serüven... Tatlı ve Acı
hatıralarımızla dramatik öykü...
Oyunlarımızda, “omuz omuza…” vererek bir araya gelişimizi; Orhan Şaik
Gökyay’ın şu mısralarıyla bütünleştiririm;
“Bu vatan toprağın kara bağrında
Sıradağlar gibi duranlarındır”
Şu mısralarda ki, “estetik ve incelik…”
“Sıradağlar gibi duranlarındır!”
Halkoyunlarında, “bu milletin duruşu!” saklıdır.
Bir şiirimizde;
“Yar elinde sallıyor mendilini
Kandiller yanıyor tabaklarında
Söyler türkülerde sevgi dilini
Diz vurmasıdır şafaklarında
Kızıllığına uyandık günlerin
Kandil kandil gönlümüzde güllerin
Oyunuyla savrulur kenküllerin
Aydınlık Türkiye'm ufuklarında “
Destan Şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ne diyorlar?
“Bunlar bu yerin sesi, bu göğün gürlemesi
Mayası aşk ateştir… Belki sarmaz herkesi”
O ses, Avrupa’nın içlerinde “yankılandı!”
O ses, “köy meydanlarında…” yankılandı...
Şairimiz ne diyorlar?
“Asırların feryadın dökülür gırnatadan…”
O feryat; bu milletin feryadı/ çığlığıdır!
“1960 yılında, onun çalıştırdığı halk oyunları ekibi, İngiltere’nin
Langolinkasabasında düzenlenen ve 59 ülkenin katıldığı ‘Uluslararası
Folklor Festivali’nde, Klarnetçi Mevlüt Canaydın ve davulcu Hıdır
Sezgin’in eşliğinde, “Çaydaçıra” oyunu ile dünya üçüncüsü olur.
Dönüş yolunda Fransa’da da bir festivale katılan ve gösterileriyle,
“Çaydaçıra” oyununun Avrupa’da “Mumlu Dans” olarak hafızalara kazınır.
Rahmet Mekân Şeref Tan Ne diyorlar?
“Çalın, söyleyin gakkom, yadedelim eskiyi/ Memişoğlu Fikret’i,
Korukoğlu Şevki’yi,
Sunguroğlu İshak’ı ve daha nicesini.../ Hatırlayıp çözelim gönül bilmecesini,
Hacı Hayri; “Sinemde bir tutuşmuş... ocağ” dır,/ Bu ocğı göre nice
“Hafızlar yahacahğdır!”
“Asırların feryadı döküldü gırnatadan,/ Kalbimizin vuruşu duyuldu darbukadan,
Süzülürken civanlar meydana teker teker /Şavkıyan Elazığ’dır, şimdi
‘Çaydaçıra’dan
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ’da;
“Konsun şamdanlara mum, olsun ergenler sıra:
İnsin davula tokmak, balasın Çaydaçıra!
Durur deryada balık, durur gökte turnalar…
Bizim Çaydaçıra ’ya başlayınca zurnalar!
Diz vur gakkoşum! Hey!.. de, kükresin halay kolu
Kövenk’in pınar başı, görünsün Saray yolu…”
İsmi ile müsemma; “bu oyunlar bizim…”
Asırlardan taşıp gelen nağmelerimizle bütünleşti!
Ve çığlıklarımızla, “yeri ve göğü inletti!”
“İnleyen nağmeler ruhumuzu sardı!”