İl Milli Eğitim Müdürlüğümüzün organize ettiği “Öğretmenler Kitap Kulübü” etkinliği için okuduğumuz, Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanını okurken, uzun zamandır kaleme almak istediğim bir konunun yazılmasının zamanı geldi diye düşünerek kolları sıvadım. Bu arada detaya inmeden evvel bu güzel kulüp çalışmasına vesile olan ve emeği geçen herkese buradan teşekkür ederim.
Söz konusu romanı birçoğunuz okumuşsunuzdur. Ya da ben öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Romanda geçen Nayman Ana efsanesi bahsinde, Nayman Ana’nın oğlunun nasıl mankurtlaştırıldığı ve sonucunun ne kadar acı olduğu, yürekleri derinden yakan bir şekilde anlatılmaktadır. Okumayanların bu kitabı okumalarında fayda görüyorum.
Bu akıl almaz işkence yöntemi bana; Türk toplumunda yerleşmiş “Çin işkencesi” kavramının yanına mutlaka “Moğol işkencesi” tabirini de eklememiz gerekliliğini hatırlattı. Çünkü toplumumuzda daha 100 yıl öncesinin Osmanlı Türklüğünü ve kültürünü unutturma çabası hâkim iken, milyonlarca Türk’ü kılıçtan geçirmiş, işkence etmiş, diri diri yakmış, mankurtlaştırmış, İsfahan gibi Türk ve aynı zamanda İslam tarihinde unutulmaz bir yeri olan o canım şehri yerle bir etmiş, taş üstünde taş bırakmamış olan Moğolları ve Cengiz Han’ı Türkleştirmek için inanılmaz bir çaba var. Ama yazımın ana konusu bu değil. Sadece bir hatırlatma olarak burada dursun.
Gelelim asıl konumuz olan Avrupa tarihinin nasıl işkenceler tarihine dönüştüğüne. Avrupa zihniyetindeki tersine dönüşümü tam olarak anlayabilmek için kaseti biraz başa sarmamız gerekiyor. Hz. İsa’nın, Hıristiyan inanışında işkence ile öldürüldüğü hepinizin malumudur. Sonrasında ise 313 yılında Roma İmparatoru Konstantinos tarafından ilan edilen “Milano Fermanı” ile Hristiyanlığın kabul edilmesine kadar, Hristiyan ahali (Aslında burada İsevi demek daha doğru olur. Çünkü öncüllerin çoğu Hz.İsa’ya samimi bir şekilde bağlı insanlardı) yine başta Roma İmparatorluğu ve dönemin diğer büyük devletleri tarafından mütemadiyen işkence ve dışlanmaya maruz kalmışlardır. 325 yılında yine İmparator Konstantinos’un sözde gözlemci, özde ise düzenleyici rolünü üstlendiği I. İznik Konsilinde Hristiyanlık revize edilerek “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi yerleştirilmiş Hristiyanlıkta Teslis inancının temelleri atılmıştır. İşte tam olarak bu tarihten sonra bir hoşgörü dini olan Hristiyanlık dönüşmüş, tahrif edilmiş ve buna bağlı olarak oluşan Avrupa tarihi adeta işkenceler tarihi olarak tezahür etmiştir. Bu yeni dinin, (Yeni din diyorum çünkü bu icat edilen dinin İsevilikle hiçbir bağlantısı yoktur.) temeline yerleştirilen kadim Roma pagan kültürü, Papalık eliyle günümüze kadar taşınmıştır. Tersine dönüşüm dememdeki kasıt da budur. İşkence gören iken, işkence yapan bir topluluğa, yozlaşmış bir şekilde, nasıl evrildikleri sanırım daha iyi anlaşılmıştır.
Özellikle 475 yılında Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra başladığı varsayılan Orta Çağ’da (Bana göre orta çağ I.İznik Konsili ile başlamıştır.) yapılan işkenceler inanılmaz boyutlara varmıştır. Hele hele din adına yapılan işkenceler insan aklının alamayacağı caniliklerle sonuçlanmıştır. Bu işkence yöntemleri günümüzde bile tez konusu olmaya devam etmektedir.
13. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlanan “Engizisyon Mahkemeleri” ile işkence ile öldürme adeta zirve yapmıştır. Bunların en meşhuru ise İspanyol Engizisyonudur. Bu mahkemeler öylesine güçlenmiş ve korku yaymaya başlamıştır ki genellikle Müslüman ve Yahudileri Hristiyanlığa geçmedikleri için cezalandırmak üzere kurulan bu oluşum, güç zehirlenmesi nedeniyle kendilerine rakip gördükleri kişileri, yolda yürürken hoşuna gitmen insanları, sahip olamadıkları kadınları ve bunların ailelerini bile sudan sebeplerle bu vahşi işkence yöntemleri ile öldürmüşlerdir. Öyle ki bitkisel tedavi yapan hekim kadınları bile cadılıkla suçlayıp idam etmişlerdir. Coğrafi keşiflerden sonra oralardaki yerlilere yapılan işkenceler de bu anlayışın devamıdır.
Bu işkence yöntemlerinin bazılarını sizlerle paylaşayım: Çivili tabut, çivili işkence sandalyesi, pirinç boğa, deri yüzme, kırma tekerleği, giyotin, suda boğma, ateşe atma, ateşte haşlama, imansızlık çatalı, İspanyol eşeği, cinsel organdan kazığa oturtma, kelebek vida, fare işkencesi, çivili germe masası ve daha niceleri. İnternetten bunların nasıl kullanıldığını rahatlıkla görüp öğrenebilirsiniz. O yüzden bu detaya girmeyeceğim. Tek tek bakıp zihninizde canlandırın, çünkü bu vahşetin kelimelerle tarif edilmesi imkânsız. Birde çok marifetmiş gibi Avrupa’nın göbeğinde bunların sergilendiği müzeler kurmuşlar ve hiç de utanmıyorlar.
Ancak içimdeki şu feryadı da dile getirmeden edemeyeceğim: Avrupa şimdi bunları kendi halkı için yapmıyor belki. Ancak bizim için düşündüklerinde hiçbir değişim yok. Hala canım ülkemdeki insanlarımızın bu Avrupa seviciliğini anlamış değilim. Bizi istemiyorlar, bizi sevmiyorlar, bizden nefret ediyorlar, anlayın artık. Evet, belki işkenceyi artık o yöntemlerle yapmıyorlar ama kültürümüzü, dinimizi, ruhumuzu, değerlerimizi, kanımızı emmeye devam ediyorlar. Bunu göremeyecek kadar körüz maalesef. Hepimiz mankurtlaştırıldık haberimiz yok.
Bu yazımı okumayacakları kesin olan Avrupalılara da bir nasihat vereyim. Çünkü daha sonra “ben demiştim” demenin hazzını da yaşamak istiyorum. Ortaçağ karanlığında işkence ettiğiniz Müslüman ahalinin hafızası zayıf olabilir. Çabuk unutmuş olabilirler. Ancak Yahudilerin yaptıklarınızı unuttuğunu sanmayın. Yavaş yavaş bunun intikamının da tezahür ettiğini görmeye başlamadık mı? Amerika eliyle İsrail’in, sistematik olarak Avrupa ülkelerini kıskaca aldığı ayan beyan görünmüyor mu? Grönland meselesi bunun bariz bir örneği değil mi?
Yaaa işte böyle!
Ben kendimce tarihe bir not düştüm. Hep beraber neler olacağını görelim.