Türkiye son günlerde cemaatler, yurtlar, para trafiği, denetim ve dini yapıların toplum üzerindeki etkisi üzerinden yeniden önemli bir tartışmanın içine girdi.
Süleymancılar hakkında gündeme gelen son soruşturma ve iddialar da bu tartışmanın yalnızca bir parçasıdır. Burada mesele, bir cemaatin tamamını suçlamak ya da inancını yaşayan insanları töhmet altında bırakmak değildir. Asıl mesele şudur:
Dini inanç, insan yetiştirmek için mi kullanılmalıdır; yoksa güç, para ve nüfuz elde etmek için mi?
Bu sorunun cevabı aslında çok nettir.
İnanç samimiyettir.
Cemaat dayanışmadır.
Yardımlaşma güzeldir.
Gençlere sahip çıkmak değerlidir.
Fakat bunların tamamı, denetimden muaf bir güç alanına dönüştüğü anda tehlike başlar.
Çünkü hiçbir dini yapı hukukun üzerinde değildir.
Hiçbir vakıf, dernek veya cemaat devletin denetim mekanizmalarından bağımsız hareket edemez. Hele konu çocuklar, öğrenciler, yurtlar ve gençlerin geleceği ise devletin denetimi daha da güçlü olmak zorundadır.
Geçmişte yaşadığımız acı tecrübeler bize çok şey öğretti.
Bir yapının dini söylemler kullanması, onun bütün faaliyetlerinin doğru olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir yapı hakkında soruşturma açılması da o yapının içerisindeki herkesin suçlu olduğu anlamına gelmez.
Hukukun temel ölçüsü budur: Suç varsa delille ortaya konur, masumiyet ise korunur.
Bugün yapılması gereken şey linç değil, şeffaflıktır.
Devlet; cemaat, tarikat, vakıf veya dernek ayrımı yapmadan bütün yapılara aynı mesafede durmalıdır. Para nereden geliyor? Nereye gidiyor? Yurtlar hangi şartlarda işletiliyor? Çocukların güvenliği nasıl sağlanıyor? Öğrenciler üzerinde herhangi bir baskı kuruluyor mu?
Bütün bu soruların cevabı açık olmalıdır.
Çünkü kapalı kapılar ardında kalan her yapı, zamanla hesap vermekten uzaklaşabilir.
Dindar insanın devletten korkmasına gerek yoktur.
Samimi bir cemaatin denetimden çekinmesine gerek yoktur.
Temiz çalışan bir vakfın hesap vermekten rahatsız olması için hiçbir sebep yoktur.
Asıl rahatsız olması gereken, dini insanların duygularını kullanarak kendisine dokunulmazlık alanı oluşturan anlayıştır.
Unutmayalım:
Allah adına konuşmak başka, Allah’ın adını kullanarak güç devşirmek başkadır.
Bu ülkenin çocukları herhangi bir cemaatin, grubun veya siyasi yapının geleceği için değil; kendi gelecekleri için yetişmelidir.
Devletin görevi de gençleri herhangi bir yapının kadrosuna kazandırmak değil, onlara özgür, güvenli ve nitelikli bir eğitim ortamı sağlamaktır.
Bugün Süleymancılar konuşuluyor.
Yarın başka bir cemaat konuşulabilir.
Meseleyi yalnızca bir isim üzerinden tartışırsak asıl sorunu kaçırırız.
Sorun cemaatin adı değil; denetimsiz güç anlayışıdır.
Dini değerler insanı yüceltmek içindir.
Çocuğu susturmak, genci baskılamak, insanları korkutmak, para ve nüfuz ağı oluşturmak için değil.
Türkiye’nin artık bütün dini ve sivil yapılara karşı aynı ölçüyü uygulayan, şeffaf ve güçlü bir denetim sistemine ihtiyacı vardır.
Çünkü inanç özgürlüğü kutsaldır.
Ama inanç özgürlüğü, hukuktan muafiyet özgürlüğü değildir.
Ve bu ülkenin en büyük ihtiyacı da budur:
Hülasa, dinin siyasete, paranın dine, cemaatin devlete hükmetmediği; hukukun herkese eşit olduğu bir Türkiye velhasılkelam…