Trump inandırıcılığın kalmadı
İbrahim Kayaoğlu
Dünya siyasetinde güç kadar güven de önemlidir. Hele söz konusu, dünyanın en güçlü ülkesinin başkanıysa… Bir açıklamasıyla piyasaları sarsan, ülkeleri karşı karşıya getiren, milyonlarca insanın geleceğini etkileyen bir liderin sözleri elbette ciddiye alınır. Peki ya bu sözler sürekli değişiyor, vaatler sonuçsuz kalıyor ve her yeni açıklama bir öncekini gölgede bırakıyorsa?
Bugün Donald Trump’ın İran’dan Ukrayna’ya uzanan siyasetinde asıl soru budur: Trump’ın sözlerine hâlâ ne kadar güvenilebilir?
İran savaşı boyunca bir gün tehditler savruluyor, ertesi gün anlaşma umutları dile getiriliyor. Savaşın yakında biteceği söyleniyor, ardından yeni tehditler geliyor. Rusya-Ukrayna savaşında da kısa sürede barış sağlama vaatleri verildi. Ancak vaatlerle sahadaki gerçekler arasındaki mesafe kapanmadı.
Elbette savaşları bitirmek kolay değildir. Diplomasi zaman ister. Fakat sürekli kesin konuşup ardından farklı mesajlar vermek, liderliğin gücünden çok sözlerin güvenilirliğini tartışmaya açar.
Bir savaşı bitireceğini söylemek başka, gerçekten bitirmek başkadır. Barış vaat etmek başka, barışı kalıcı kılmak başkadır.
Üstelik mesele yalnızca diplomatik güven de değil. Trump’ın açıklamaları petrol fiyatlarını, enerji piyasalarını ve borsaları etkileyebiliyor. Savaş tehdidi fiyatları yükseltebiliyor, anlaşma mesajları piyasaların yönünü değiştirebiliyor. Her yeni açıklama, dünyanın dört bir yanında ekonomik sonuçlar doğurabiliyor.
Peki, bu dalgalanmalardan kimler kazanç sağlıyor?
Sıradan vatandaş artan akaryakıt fiyatlarıyla, faturalarla ve geçim derdiyle uğraşırken bazı şirketler ve yatırımcılar piyasa hareketlerinden önemli kazançlar elde edebiliyor. Savaşın ekonomik yükü milyonlarca insanın omuzlarına binerken belirli sermaye çevrelerinin servetlerini büyütüp büyütmediği de araştırılmalı.
Siyasi açıklamaların öncesinde ve sonrasında kimler büyük finansal işlemler yapıyor? Piyasaları etkileyebilecek bilgilere önceden erişenler var mı? Başkanın ve yakın çevresinin mali çıkarları yeterince denetleniyor mu?
Elimizde kanıt olmadan savaşların bilerek ekonomik kazanç sağlamak amacıyla çıkarıldığını söyleyemeyiz. Ancak siyasi kararların milyarlarca dolarlık hareketlere yol açtığı bir dünyada, olası çıkar çatışmalarını araştırmak ve şeffaflık istemek vazgeçilmez bir kamu hakkıdır.
Savaşın faturasını kim ödüyor, kazancını kim topluyor?
İşte bu soru, bizi meselenin özüne götürüyor. Bir tarafta savaşlarda hayatını kaybeden insanlar, evlerini terk eden aileler ve hayat pahalılığıyla boğuşan milyonlar var. Diğer tarafta enerji piyasaları, silah ticareti ve büyük yatırım hareketleri… Bu iki dünya arasındaki uçurum büyürken uluslararası sistemin hesap verebilirliği de sorgulanmalı.
Peki, dünya neden savaşları durdurmakta daha etkili olamıyor? Birleşmiş Milletler, Avrupa ülkeleri ve diğer büyük güçler neden sivilleri koruyacak, uluslararası hukuku işletecek ve kalıcı barışı sağlayacak ortak bir irade ortaya koymakta zorlanıyor?
Dünya bütünüyle sessiz değil. Diplomatik girişimler yapılıyor, itirazlar dile getiriliyor. Ancak açıklamaların ve girişimlerin savaşları sona erdirmeye yetip yetmediği ortada. Ülkelerin kendi çıkarlarını öncelemesi ve ABD’nin ekonomik ve askerî ağırlığı, ortak hareket edilmesini zorlaştırıyor.
Fakat dünya, bir kişinin günlük açıklamalarına ve büyük güçlerin çıkar hesaplarına mahkûm olmamalı.
Trump’ın sözlerinin ne kadarının gerçekleştiği, savaşların neden bitmediği ve bu süreçte kimlerin ekonomik kazanç sağladığı sorgulanmalıdır. Bu, peşin hüküm vermek değil; siyasi gücün denetlenmesini, kararların şeffaf olmasını ve yöneticilerin hesap vermesini istemektir.
Çünkü güven, yüksek sesle konuşmakla değil, sözünü tutmakla kazanılır. Bir liderin başarısı, kaç tehdit savurduğuyla veya kaç zafer ilan ettiğinden çok, hangi sorunları gerçekten çözdüğüyle ölçülür.
Trump’ın sözleri değil, sonuçları konuşulmalı. Savaşın bedelini ödeyen insanlar unutulmamalı; siyasi güç ile ekonomik çıkarlar arasındaki ilişkiler denetimden uzak bırakılmamalı.
Dünya artık şu soruyu sormalı: Barış için mi siyaset yapılıyor, yoksa güç mücadelelerinin ve ekonomik çıkarların bedelini insanlık mı ödüyor?
Bu sorunun cevabı kürsülerdeki vaatlerde değil, sahadaki gerçeklerde ve hesabı sorulabilen kararlarda yatıyor.