Devletin gücü kimin emrinde?
İbrahim Kayaoğlu
Devlet yönetmek, yalnızca yetki sahibi olmak değil, o yetkiyi adaletle kullanabilmektir. Makamın gerçek değeri, sahibine sağladığı imkânlarla değil, millete sunduğu hizmetle ölçülür. Kamu gücü kişisel menfaate, yakınları kayırmaya veya belirli çevrelere ayrıcalık sağlamaya dönüştüğünde ise yönetim zaafiyeti başlar.
Fatih Sultan Mehmet ile Akşemseddin arasındaki ilişki, bu hassasiyeti anlamak bakımından dikkat çekici bir örnektir. Tarihî anlatılarda Akşemseddin’in, Fatih’in manevî arayışını devlet sorumluluğunun önüne koymamasını istediği aktarılır. Bu ilişkinin temel mesajı açıktır: Yönetici sorumluluğundan kaçmamalı, manevî otorite de devlet gücünü kendi nüfuzunun aracı hâline getirmemelidir.
Birinin görevi adaletle yönetmek, diğerinin görevi gerektiğinde yöneticiye hakikati hatırlatmaktır.
Bugün de aynı ölçüye ihtiyacımız var. Fonlar, kamu kaynakları, ekonomik ilişkiler ve siyasi yakınlıklar etrafında gündeme gelen tartışmalar, devlet gücünün hangi amaçlarla kullanıldığı sorusunu yeniden önümüze getiriyor.
Elbette iddialarla hüküm vermek, kişileri peşinen suçlamak doğru değildir. Her iddia tarafsız biçimde araştırılmalı, sorumluluk deliller ve hukuk çerçevesinde belirlenmelidir. Ancak hukuka bağlılık, kamu kaynaklarının kullanımını sorgulamaktan vazgeçmek anlamına da gelmez.
Asıl mesele şudur: Devletin imkânları milletin ortak yararı için mi kullanılıyor, yoksa bazı kişi ve çevrelere avantaj sağlamak için mi?
Kamu görevlerinin liyakat yerine yakınlıkla dağıtılması, ekonomik fırsatların kişisel bağlantılar üzerinden paylaşılması ve denetimin etkisizleşmesi, yalnızca etik sorunlar değildir; devletin kurumsal gücünü de zayıflatır. Çünkü kayırmacılık, ehil insanları sistemin dışına iterken kamu kaynaklarına duyulan güveni de aşındırır.
Üstelik bu tür ilişkiler her zaman yöneticinin doğrudan talimatıyla kurulmaz. Bazen yakınları, danışmanları veya bürokratlar, makamın sağladığı nüfuzu kendi çıkarları için kullanmaya çalışabilir. Yönetici bundan habersiz olsa bile sorumluluğu, yalnızca kendi davranışlarıyla sınırlı değildir. Görevi, bu tür istismarları önleyecek şeffaf ve etkili bir denetim düzeni kurmaktır.
Hz. Ömer’e atfedilen uygulamaların hatırlattığı temel ilke de budur: Kamu otoritesine yakınlık, kişiye başkalarının sahip olmadığı ekonomik avantajları sağlamamalıdır. Bir makam sayesinde elde edilen menfaat, sıradan bir ticari kazanç gibi değerlendirilemez; kaynağı ve oluşma biçimi mutlaka sorgulanmalıdır.
Fon tartışmalarında da belirleyici olan, yalnızca paranın miktarı değildir. Kaynağı, aktarım amacı, yararlanıcıları ve süreçte kamu gücünün kullanılıp kullanılmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır. Şeffaflık, bağımsız denetim ve hesap verebilirlik, bu soruların cevabını verecek temel güvencelerdir.
Burada daha derin bir yönetim sorunu ortaya çıkıyor: Gücün, kendisini denetleyecek mekanizmaları etkisizleştirmesi.
Denetimsiz güç, kamu görevini ayrıcalığa; serveti siyasi nüfuza; manevî otoriteyi ise yanlışları meşrulaştıran bir araca dönüştürebilir. Bu nedenle devlet, servet ve marifet arasındaki sınırlar yalnızca ahlâkî öğütlerle değil, güçlü kurumlarla da korunmalıdır.
Fatih ile Akşemseddin ilişkisinden çıkarılabilecek ders, yöneticinin çevresine değil, adalete bağlı kalmasıdır. Gerçek rehberlik, iktidarın her kararını onaylamak değil, gerektiğinde yanlışını söyleyebilmektir. Gerçek yöneticilik ise eleştiriyi tehdit saymak yerine onu bir denetim ve düzeltme imkânı olarak görebilmektir.
Bugün her yönetici şu sorularla yüzleşmelidir:
Makamım yakınlarıma ayrıcalık sağlıyor mu?
Kamu kaynakları etkin biçimde denetleniyor mu?
Liyakat korunuyor mu?
Bana ulaşan bilgiler gerçeği yansıtıyor mu?
Yakınım yanlış yaptığında hukuk karşısında herkesle eşit muamele görmesini
sağlayabiliyor muyum?
Herhangi bir atama yapılırken yakinimimi yoksa ehil olaninimi tercih ediyorum?
Bu soruların cevabı, yönetim anlayışının niteliğini ortaya koyar.
Güçlü devlet, yöneticisinin gücüyle değil, gücünü sınırlayabilen hukukuyla güçlüdür. Kamu kaynaklarını koruyan, liyakati esas alan ve yanlış yapanı kimliğine bakmadan hesap vermeye çağıran bir yönetim, hem kurumların itibarını hem de milletin güvenini korur.
Devlet yönetmek, çevresine güç dağıtmak değil, millete ait emaneti hakkıyla taşımaktır.
Sonuçta mesele, gücün kimin elinde bulunduğundan ibaret değildir; o gücün hangi sınırlar içinde kullanıldığıdır. Çünkü makamın itibarı ayrıcalıktan, servetin meşruiyeti siyasi yakınlıktan, maneviyatın değeri ise iktidara bağlılıktan doğmaz.
Bir devletin gerçek gücü, yönetenlerin ne kadar yetkili olduğunda değil, o yetkiyi ne kadar adil ve hesap verebilir biçimde kullandığında ortaya çıkar.