Güven, adalet ve gelecek
İbrahim Kayaoğlu
Bir ülkenin büyüdüğünü anlatmak için yolları, köprüleri, yüksek binaları, teknolojiyi ve ekonomik rakamları gösterebiliriz. Şehirler büyür, binalar yükselir, teknoloji gelişir, yollar genişler...
Peki insan büyüyor mu?
Daha doğrusu insan kendisini daha güvende, daha huzurlu ve daha adaletli bir toplumun içerisinde hissediyor mu?
Asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü her büyüme gelişme değildir. Bir ülkenin gökdelenlerinin yükselmesi, o ülkede adaletin de yükseldiği anlamına gelmez. Teknolojinin gelişmesi, toplumdaki güven duygusunun geliştiği anlamına gelmez. Her köşe başına kamera koymak da insanın kendisini güvende hissetmesine yetmez.
Çünkü güvenlik başka, güven duygusu başkadır.
Bugün insanlarımız trafikte, okulda, parkta, sokakta, hatta bazen kendi evinin çevresinde bile “Başımıza bir şey gelir mi?” endişesi taşıyorsa burada sadece güvenlik tedbirlerini konuşmak yetmez.
Devletin asıl görevi, insanına yalnızca güvenlik kamerası göstermek değil; adaletin var olduğunu hissettirmektir.
Çünkü insanın en büyük güvencesi kamera değildir.
Adalettir.
Bir insan hakkının yenmeyeceğine, güçlü olanın zayıfı ezemeyeceğine, makam sahibinin sıradan vatandaştan üstün tutulmayacağına, suçlunun kim olduğuna bakılmaksızın hesabının sorulacağına inanıyorsa işte orada gerçek güven başlar.
Peki güven alınır mı, verilir mi?
Bence güven önce verilir.
Devlet, vatandaşına güven vermek zorundadır. Vatandaş da bunun karşılığında devlete güven duyar.
Ama bunun yolu sloganlardan, nutuklardan ve güvenlik tedbirlerinin sayısını artırmaktan geçmez.
Bunun yolu adaletten geçer.
Çünkü adaletin olmadığı yerde güven yaşayamaz.
Güvenin olmadığı yerde huzur yaşayamaz.
Huzurun olmadığı yerde de güçlü bir gelecek kurulamaz.
Bizim tarihimizde devlet anlayışının merkezinde de bu vardır: Adalet.
Hz. Ömer'in adalet anlayışından Hz. Ali'nin hakkaniyetinden, Fatih Sultan Mehmet'in devlet tasavvurundan söz ederken aslında bize sadece geçmişten hikâyeler anlatılmıyor. Bugünün devletine ve yöneticisine de çok açık bir mesaj veriliyor:
Devlet güçlü olacaksa önce adil olacak.
Çünkü devletin gücü vatandaşını korkutmasında değil, vatandaşına güven vermesindedir.
Güçlü devlet; herkesin önünde eğildiği devlet değildir.
Herkesin adaletine güvendiği devlettir.
Zenginin de fakirin de, makam sahibinin de sıradan vatandaşın da aynı hukuk karşısında hesap verebildiği bir düzen kurulmadıkça gerçek anlamda güçlü bir toplumdan söz edemeyiz.
Gelecek nesillere sadece beton bırakmayalım.
Yollar, köprüler, binalar, fabrikalar ve teknolojik eserler elbette önemlidir.
Ama bunların hepsinden daha önemli bir miras vardır:
Adalet duygusu.
Çocuklarımıza “Bu ülkede hakkını ararsan karşılığını bulursun, suç işlersen kim olduğuna bakılmadan hesabını verirsin, mazlumsan devlet seni yalnız bırakmaz” diyebileceğimiz bir ülke bırakabilirsek işte o zaman gerçekten bir gelecek inşa etmiş oluruz.
Unutmayalım:
Bina yapmak şehir kurar.
Adalet ise devlet kurar.
Ekonomi ülkeyi büyütür.
Teknoloji ülkeyi güçlendirir.
Ama adalet toplumu ayakta tutar.
Çünkü adalet güveni doğurur.
Güven huzuru doğurur.
Huzur birlik ve beraberliği doğurur.
Ve bütün bunların sonunda gerçekten güçlü bir gelecek ortaya çıkar.
İşte bu yüzden mesele yalnızca “Ülke ne kadar büyüdü?” meselesi değildir.
Asıl soru şudur:
Bu ülkede insan ne kadar güvende, ne kadar huzurlu ve ne kadar adaletli bir geleceğe inanıyor?
Cevabımız güçlü ise ülkemizin geleceği de güçlüdür.
Değilse, ne kadar bina dikersek dikelim, ne kadar yol yaparsak yapalım, eksik olan bir şey var demektir:
Adalet.