Mekke Andlaşmasına farklı bakış açısı...
İbrahim Kayaoğlu
Mekke Anlaşması'nın Görünmeyen Çatlağı: Üssünü Verirsen Savaşa Girer misin?
Bazen bir anlaşmanın en önemli maddesi, yazılan değil, yazılmayan maddesidir.
7 Ağustos'ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, İslam dünyasının güvenlik mimarisi açısından önemli bir adım olarak tarihe geçti.
Anlaşmanın temel mantığı açık:
Üç ülkeden birine yapılan silahlı saldırı, üçüne yapılmış sayılacak.
Bu, caydırıcılık açısından son derece güçlü bir mesajdır.
Fakat tam burada önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Peki saldırı doğrudan yapılmazsa ne olacak?
Asıl mesele de budur.
Diyelim ki bir ülke, kendi topraklarını başka bir devletin kullanımına açıyor. O devlet de buradaki hava üslerini, radar sistemlerini, limanları veya askeri tesisleri kullanarak üçüncü bir ülkeye saldırıyor.
Saldırıya uğrayan ülke de kendisini savunmak için, saldırının yapıldığı bu üsleri hedef alıyor.
Şimdi soralım:
Üssü kullandıran ülke saldırıya uğramış mı sayılacak?
Yoksa “Ben saldırmadım, sadece topraklarımı kullandırdım” diyerek anlaşmanın dışında mı kalacak?
İşte Mekke Anlaşması'nın gelecekte karşılaşabileceği en önemli sınavlardan biri budur.
Çünkü modern savaşlar artık yalnızca tankların sınırdan geçmesiyle başlamıyor.
Bir ülkenin hava sahası kullanılabiliyor.
Üssü kullanılabiliyor.
Limanı kullanılabiliyor.
Radarları kullanılabiliyor.
İstihbaratı paylaşılabiliyor.
Yakıt ve lojistik desteği verilebiliyor.
Hatta başka bir ülkenin topraklarından füze veya savaş uçağı kaldırılabiliyor.
Böyle bir durumda savaşın taraflarını sadece “füzeyi kim attı?” sorusuyla belirlemek mümkün mü?
Bence asıl tartışılması gereken soru budur.
İran meselesi neden önemli?
Bugün İran üzerinden yaşanan gerilim, bu soruyu daha da önemli hale getiriyor.
Eğer bir ülke kendi topraklarındaki askeri üsleri başka bir devletin İran'a yönelik operasyonlarında kullandırırsa ve İran da kendisini savunmak amacıyla bu üsleri vurursa, ortaya çok karmaşık bir tablo çıkar.
Üs sahibi ülke:
“Bana saldırıldı” diyebilir.
İran ise:
“Ben size saldırmadım; sizin topraklarınızdan bana saldırı yapıldı, ben saldırının kaynağını hedef aldım” diyebilir.
İşte burada Mekke Anlaşması'nın sınırları tartışmaya açılır.
Çünkü anlaşmanın temel ruhu savunmadır.
Nitekim Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar da anlaşmanın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve BM Şartı'nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkıyla uyumlu olduğunu ifade etti. Ayrıca anlaşmanın başka mevcut anlaşmaları ortadan kaldırmadığı açıklandı.
O halde mesele şudur:
Bir anlaşma üyesi ülke, başka bir devletin saldırısına aracılık ederse, kendisi de o savaşın tarafı haline gelir mi?
Bence Mekke Anlaşması'nın ileride karşılaşabileceği en ciddi hukuki ve siyasi soru budur.
NATO'nun 5. maddesi de bize bir şey söylüyor
Bu mesele aslında yeni değil.
NATO'nun 5. maddesinde de temel anlayış, bir üyeye yönelik silahlı saldırının diğerlerine yapılmış sayılmasıdır.
Fakat ittifakların asıl problemi her zaman şudur:
Saldırı nedir?
Doğrudan saldırı mı?
Vekil güçlerin saldırısı mı?
Bir üssün kullandırılması mı?
İstihbarat desteği mi?
Lojistik destek mi?
Yoksa saldırıya karşılık verilen savunma operasyonu mu?
İşte bunların birbirinden ayrılması kolay değildir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması'nın sadece “Birimize saldırı, hepimize saldırıdır” demesi yetmez.
Daha zor sorulara da cevap vermesi gerekir:
Birimize saldırı yapılmasına sebep olan davranış nedir?
Bir üye ülkenin topraklarının üçüncü bir devlet tarafından savaş amacıyla kullanılması saldırıya ortaklık sayılır mı?
Saldırıyı gerçekleştiren ülke, saldırıya uğrayan ülkenin üssünü vurduğunda bu saldırı sayılır mı, yoksa meşru müdafaa kapsamında mı değerlendirilir?
Bir üye ülke başka bir ülkeye saldırmak için ittifakın topraklarını kullandırırsa, ittifak üyeleri o ülkeyi savunmak zorunda kalacak mı?
Bunlar cevaplanmadan bırakılırsa, bugün caydırıcılık sağlayan madde yarın ittifakın en büyük krizine dönüşebilir.
Çünkü savunma ittifakları savaşa ortak olma ittifakı değildir
Burada çok hassas bir çizgi var.
Bir ülke saldırıya uğradığında onu savunmak başka şeydir.
Bir ülkenin başka bir devlete saldırmasına imkân sağlamak başka şeydir.
İslam hukukunun savaş anlayışında da saldırganlık ile meşru müdafaa birbirinden ayrılır.
Bir ülke:
“Ben savaşmıyorum.”
deyip başka bir devletin kendi topraklarından savaş yürütmesine izin verirse, savaşın sonuçlarından tamamen uzak kalabilir mi?
Bence artık dünya siyaseti bu soruya daha açık cevaplar vermek zorunda.
Mekke Anlaşması'nın çatlağı mı, eksikliği mi?
Ben buna hemen “Mekke Anlaşması çatladı” demem.
Çünkü ortada henüz anlaşmanın ihlal edildiğini kesin biçimde gösteren bir durum yok.
Ancak potansiyel bir boşluk var.
Ve bu boşluk şimdiden görülmeli.
Çünkü iyi anlaşmalar sadece bugünün sorunlarına değil, yarının muhtemel krizlerine de cevap vermelidir.
Bugün İran konuşuluyor.
Yarın başka bir ülke olabilir.
Bugün hava üsleri olabilir.
Yarın limanlar, radarlar veya insansız hava araçları olabilir.
Bugün doğrudan saldırı olabilir.
Yarın vekil güçler üzerinden saldırı olabilir.
Savaşın şekli değişiyor.
O halde savunma anlaşmalarının dili de değişmek zorunda.
Asıl mesele şu: Savaşa sebep olacak ülke, seni savaşın dışında bırakabilir mi?
İşte benim asıl sorum budur.
Eğer bir ülke:
“Topraklarımı kullanabilirsin, üslerimi kullanabilirsin, hava sahamı kullanabilirsin; ama senin saldırın nedeniyle bana karşı yapılan savunma saldırısında ben ittifakın korumasından yararlanırım.”
diyebiliyorsa, burada ciddi bir adalet problemi doğar.
Çünkü bir ülke hem savaşın altyapısını sağlayıp hem de savaşın mağduru olduğunu iddia ederse, savunma ittifaklarının mantığı zorlanır.
Belki de Mekke Anlaşması'na ileride şu ruhu taşıyan açık bir düzenleme eklenmelidir:
“Hiçbir üye ülke, kendi egemenlik alanını ittifak dışındaki bir devletin diğer devletlere yönelik saldırılarını gerçekleştirmek amacıyla kullandıramaz. Böyle bir kullanım sonucunda doğrudan veya dolaylı olarak meydana gelen çatışmalarda ittifakın kolektif savunma hükmünün nasıl uygulanacağı ayrıca değerlendirilir.”
Çünkü mesele yalnızca “Birimize saldırı olursa ne yapacağız?” değildir.
Daha önemli soru şudur:
“Birimize saldırı yapılmasına zemin hazırlanırsa ne yapacağız?”
Mekke Anlaşması'nın gerçek gücü, sadece güçlü orduların bir araya gelmesinde değil;
adaleti, caydırıcılığı ve savaşın sorumluluğunu birbirinden ayırabilecek kadar açık kurallar koyabilmesindedir.
Aksi halde bugün caydırıcılık olarak gördüğümüz bir madde, yarın yanlış yorumlandığında ülkeleri istemedikleri bir savaşın içine çekebilir.
Ve unutmayalım:
Bir savunma ittifakının en büyük başarısı savaşa girmek değil, savaşı başlamadan önlemektir.
Mekke'nin ruhuna yakışan da budur.