Yine sığ bir tartışma!
İbrahim Kayaoğlu
Son atanan İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin özgeçmişine bakıyorsunuz:
Ankara Siyasal mezunu. Kamu yönetiminde yüksek lisans yapmış. İlahiyat okumuş. Hukuk eğitimi almış. Beş ilçede kaymakamlık yapmış. İngiltere’de bir yıl çalışmış. İki ilde valilik görevinde bulunmuş.
Ama bütün bunlar bir kenara bırakıldı.
En çok konuşulan ne oldu?
“Hafız olması.”
Kimileri takdir etti. Kimileri dudak büktü. Kimileri “Camiye imam mı atıyoruz?” diye küçümseyici cümleler kurdu.
Oysa asıl sorulması gereken soru şu:
Bir insanın hem devlet yönetiminde yetişmiş olması hem de Kur’an’ı ezberlemiş olması neden bir çelişki gibi sunuluyor?
Tarihimize dönüp bakalım.
Fatih Sultan Mehmet, yalnızca bir komutan değildi. Matematik, astronomi, felsefe bilen; Yunanca ve Latince kaynakları okutan bir hükümdardı. İstanbul’u fetheden irade, sadece kılıç gücü değil, ilim gücüydü.
Ali Kuşçu hem astronomdu hem matematikçi hem de medrese hocasıydı.
İbn Sina hem hekimdi hem filozoftu. El-Biruni hem fizik hem astronomi hem coğrafya çalıştı. İmam Gazali yalnızca kelam değil, mantık ve felsefe de okudu.
Kimse onlara dönüp,
“Sen neden fizik çalışıyorsun, ilim adamı değil misin?”
ya da
“Sen neden dini ilimlerle uğraşıyorsun, bilim insanı değil misin?”
demedi.
Çünkü o dönemlerde ilim bir bütündü. Parçalanmamıştı.
Harput’un sokaklarında cübbesiyle dolaşıp beş dil bilen âlimler yetişti bu topraklarda. Medresede okuyan genç hem fıkıh bilir hem geometri çalışırdı. Mantık bilmeden kelam okunmaz, matematik bilmeden astronomi yapılmazdı.
Bugün ise çağdaşlığı kravatla, bilimselliği görünürlükle ölçen bir dönemin içindeyiz. Sanki modernlik, köklerinden kopmakmış gibi bir algı üretildi.
Oysa mesele kıyafet değil; zihniyettir.
Mesele unvan değil; liyakattir.
Mesele ezber değil; derinliktir.
Kur’an’ı ezberlemek bir insanı idareci yapmaz. Ama disiplin, hafıza gücü ve zihinsel yoğunluk gerektirir. Aynı şekilde Siyasal mezunu olmak da tek başına yeterli değildir. Asıl olan, bu birikimi adaletle kullanabilmektir.
Biz bugün liyakati tartışmak yerine kimlik üzerinden pozisyon alıyoruz. Birinin hafız olması bazılarını rahatsız ediyor; birinin Batı’da eğitim görmesi başkalarını. Oysa mesele şu: Devleti ehil insanlar mı yönetiyor?
İçişleri bakanın Hafız olması elbette ki zihinin berraklığı hafızasının güçlüluğü ciddi bir avantaj; Ancak bu avantaj çok ciddi bir yük getirecektir.Guvercinin kadıya kolunu kırmayın cübbesini sariğını çıkarın.Cunkü ben ona güvenerek kacmamistim.Yeni Bakanımızın idareci ozelliklerini güzelliği hanesine Ama olumsuzlukları İslam'ın hanesine yazılacağı bilincinde olması gerekmektedir.
Bugün bir hafızın İçişleri Bakanı olması değil, ehil olup olmadığı konuşulmalı.
Başarısı icraatla ölçülmeli.
Hukuka bağlılığıyla değerlendirilmelidir.
Ama biz semboller üzerinden kavga etmeyi seviyoruz. Çünkü semboller kolaydır. Zihin yormaz. Derinlik istemez.
Eğer geçmişteki âlimler bugün yaşasaydı, muhtemelen sosyal medyada şöyle yorumlar görürdük:
“Matematik çalışıyor ama sarıklı!”
“Fizik biliyor ama medreseli!”
Belki de İbn Sina’yı “alan dışı konuşuyor” diye linç ederdik.
Bu dönemi aşmak zaman alacak gibi görünüyor. Ama aşmak zorundayız. Aksi halde gelecek nesiller bizim tartışmalarımızı okuduklarında şaşıracaklar.
“Bir adamın hafız olmasını neden mesele yapmışlar?” diye soracaklar.
Ve belki de kahkaha atacaklar.
Dilerim o gün geldiğinde, biz bugünkü sığ tartışmaların değil; aklın, ilmin ve adaletin yanında durmuş olalım. Çünkü mesele hafızlık değil.
Mesele zihniyet.