Ülkeyi ayakta tutan en önemli unsur 'Ahlak'
İbrahim Kayaoğlu
Bir gün İndira Gandhi babasına sordu:
— “Savaşta ne olur baba?”
Babası cevap verdi:
— “Eğitim ve ekonomi çöker.”
Gandhi tekrar sordu:
— “Peki, eğitim ve ekonomi çöktükten sonra ne olur?”
Babası yanıtladı:
— “Ahlak çöker.”
— “Peki, ahlak çökerse ne olur?” diye sordu Gandhi.
Babası büyük bir bilgelikle cevapladı:
— “Ahlaki değerleri çökmüş bir ülkede seni ayakta tutacak ne kalır ki?”
Bu sorunun ağırlığı, yıllar geçse de hafiflemez.
Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Bir toplum yoksullaşabilir. Krizler yaşayabilir. Doğal afetler, işsizlik, göç, savaş yaralarıyla boğuşabilir. İnsanlar bir süre daha azla yaşamayı öğrenir. Dayanır, dişini sıkar, yeniden ayağa kalkar. Fakat ahlâk çöktüğünde, yalnızca binalar değil, insanın iç dünyası yıkılır.
Ekonomi bozulduğunda rakamlar düşer.
Eğitim zayıfladığında nesiller kaybolur.
Ama ahlâk çöktüğünde, artık doğru ile yanlış arasındaki çizgi silinir.
İşte asıl tehlike buradadır.
Ahlâkın geri çekildiği yerde,
Liyakat susar; çıkar konuşur.
Hukuk zayıflar, güçlü olanın sözü kanun olur.
Emeğin değeri düşer, kurnazlık yüceltilir.
İyilik “saflık” diye küçümsenirken, kötülük “akıllılık” kisvesiyle dolaşmaya başlar.
Toplum böyle yavaş yavaş bir ormana döner.
Kuralların değil, pençelerin hüküm sürdüğü bir orman…
Oysa bir ülkeyi ülke yapan şey yalnızca sınırları, ordusu ya da bütçesi değildir. Asıl mesele, insanların birbirine duyduğu güven, utanma duygusu, hakkı gözetme hassasiyeti ve kötülük karşısında susmamayı öğrenmiş vicdandır.
Ahlâk; tabelalarda yazmaz.
Bütçelerde kalem kalem gösterilmez.
Ama yokluğu, her sokakta hissedilir.
Trafikte, sırada, iş yerinde, mahkemede, okulda…
İnsanlar birbirini aldatmayı normal görmeye başladığında;
çocuklar “dürüst ol” yerine “yakalanma” öğüdüyle büyütüldüğünde;
güç, adaletin önüne geçtiğinde…
İşte o zaman çöküş başlamıştır. Sessiz, yavaş ama derin bir çöküş.
Bugün dünyaya baktığımızda çatışmaların, krizlerin, büyük gerilimlerin konuşulduğu bir çağdayız. Fakat belki de en az konuşulan, en hayati mesele şudur: Biz hangi değerleri kaybediyoruz?
Çünkü silahlar sustuğunda şehirler yeniden inşa edilebilir.
Kasalar dolabilir.
Okullar açılabilir.
Ama çöken vicdanı ayağa kaldırmak, en zor olandır.
Bir toplumun gerçek serveti; altını, petrolü ya da gökdelenleri değil; doğruyu savunabilen insan sayısıdır.
Ve belki de bugün hepimize düşen soru, Gandhi’nin sorduğu o son sorudur:
Eğer ahlâk giderse...
Bizi Ayakta tutan ne kalır?