Okullar Açılıyor:
İbrahim Kayaoğlu
Yeni bir eğitim öğretim yılı daha başlıyor.
Milyonlarca öğrenci okul yollarını yeniden dolduracak. Öğretmenler sınıflarına girecek, veliler çocuklarının geleceği için yeniden umutlanacak. Millî Eğitim Bakanlığı da yeni eğitim yılı öncesinde okul güvenliği, veli görüşmeleri, öğretmenlerin kıyafeti, ders materyalleri ve disiplin gibi konularda yeni düzenlemeleri gündeme getiriyor.
Bunların tamamı önemli.
Ancak insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Okullarımızın ve eğitim sistemimizin bütün meseleleri gerçekten bunlardan mı ibaret?
Önlük, randevu sistemi, okul güvenliği ve yardımcı kaynaklar elbette konuşulmalı.
Ama eğitim meselesini sadece bunlarla sınırlarsak, asıl büyük sorunları gözden kaçırmış oluruz.
Çünkü sınıfın içinde başka bir dünya var.
40 kişilik sınıfta eğitim olur mu?
Öncelikle sınıflardaki öğrenci yoğunluğunu konuşmamız gerekiyor.
Bir öğretmenin karşısında 35-40, hatta daha fazla öğrenci varsa, o öğretmenin her öğrencinin bireysel ihtiyacıyla ilgilenmesini beklemek ne kadar gerçekçidir?
Bir öğrencinin öğrenme problemi vardır.
Bir başkasının ailevi sıkıntısı...
Bir diğeri ekonomik sorunlar yaşamaktadır.
Bir başka öğrenci arkadaşlarıyla iletişim kurmakta zorlanmaktadır.
Kimisi ders çalışmak istememektedir.
Kimisi ise daha sınıfa girerken “Ben zaten başaramam” düşüncesini taşımaktadır.
Öğretmen bütün bunlarla ilgilenmek zorunda.
Ama kalabalık sınıfta öğretmen çoğu zaman öğrenciyi tanımaya değil, dersi yetiştirmeye çalışıyor.
O halde eğitim kalitesini artırmak istiyorsak, sınıf mevcutlarını da ciddi biçimde gündemimize almak zorundayız.
Öğretmen sadece öğrenciden değil, sistemden de yoruluyor
Bir başka önemli mesele ise öğretmenin üzerindeki baskı.
Bugün bir öğretmen, öğrencisinin eğitiminden sorumlu olduğu kadar, velinin beklentileriyle, okul yönetimiyle, bürokratik işlemlerle ve çeşitli şikâyet mekanizmalarıyla da uğraşmak zorunda kalabiliyor.
Özellikle CİMER üzerinden yapılan şikâyetler elbette vatandaşın demokratik hakkıdır.
Kimsenin hak arama yolları kapatılmamalıdır.
Ancak şikâyet hakkı ile öğretmen üzerinde baskı kurmak arasında çok ince bir çizgi vardır.
Bir öğretmenin her kararının, her sözünün veya sınıf içindeki her uygulamasının şikâyet konusu yapılabileceği endişesiyle hareket etmesi, eğitim ortamını sağlıklı olmaktan çıkarabilir.
Öğretmen hata yaparsa elbette hesap vermelidir.
Ama öğretmen de sürekli suçlanma korkusuyla ders anlatmamalıdır.
Öğretmeni korumak, öğrenciyi korumaktır.
Peki veliler neden bu kadar gergin?
Burada veliyi de anlamak gerekiyor.
Bugün birçok aile ciddi ekonomik sıkıntılar içerisinde.
Kira, gıda, ulaşım, kırtasiye, servis, giyim ve diğer eğitim giderleri aile bütçelerini zorluyor.
Çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bir baba veya anne, doğal olarak okuldan gelen her yeni talebe daha hassas yaklaşabiliyor.
Bu nedenle eğitim politikaları hazırlanırken sadece okulun ve öğretmenin değil, ailenin ekonomik gerçeklerinin de hesaba katılması gerekiyor.
Bir çocuğun eğitim hakkı, ailesinin ekonomik gücüne bağlı olmamalıdır.
Devletin ücretsiz kitap dağıtması bu açıdan önemli bir adımdır.
Ama mesele kitapla bitmiyor.
Servis, beslenme, kıyafet, kırtasiye, internet ve diğer eğitim ihtiyaçları da özellikle dar gelirli aileler açısından ciddi bir yük oluşturuyor.
Öğrenci okula neden isteyerek gelmiyor?
Belki de en önemli sorulardan biri bu.
Çocuklarımız okula neden gitmek istemiyor?
Çünkü eğitim sistemimiz uzun yıllardır başarıyı büyük ölçüde sınavlarla ölçüyor.
Çocuk daha küçük yaşlardan itibaren yarışın içine sokuluyor.
Sınav...
Not...
Deneme...
Başarı sıralaması...
Üniversite...
Meslek...
Derken okul, bazı çocuklar için öğrenmenin ve keşfetmenin mekânı olmaktan çıkıp sürekli performans göstermeleri gereken bir yere dönüşebiliyor.
Oysa çocuk okuluna severek gitmeli.
Öğretmenini görmekten mutlu olmalı.
Arkadaşlarıyla buluşmayı istemeli.
Yeni bir şey öğrenmenin heyecanını yaşamalı.
Okul çocuğun gözünde bir yük değil, hayatının en güzel dönemlerinden biri olmalı.
Bunu başaramıyorsak sadece müfredatı değil, eğitim anlayışımızı da sorgulamamız gerekir.
Teknoloji çağında çocuğu sadece sınıfta tutmak yetmez
Bugünün öğrencisi dünün öğrencisi değil.
Elinde telefon var.
Önünde sınırsız internet var.
Sosyal medya var.
Yapay zekâ var.
Oyunlar var.
Çocuk okulda aldığı bilgiden çok daha fazlasına birkaç saniyede ulaşabiliyor.
Dolayısıyla bugün öğretmenin görevi sadece bilgi aktarmak olamaz.
Çocuğa doğru bilgiyi yanlıştan ayırmayı, düşünmeyi, sorgulamayı, üretmeyi ve insan kalmayı öğretmek zorundayız.
Çünkü geleceğin dünyasında bilgiyi ezberleyen değil, bilgiyi doğru kullanan insan kazanacak.
Veliyi okuldan uzaklaştırmak değil, doğru yere koymak gerekiyor
Veli okulun kapısında bekleyen bir yabancı değildir.
Veli eğitim sisteminin paydaşıdır.
Ancak velinin eğitim sürecine katılması ile öğretmenin sınıf içerisindeki otoritesini zedelemesi birbirinden ayrılmalıdır.
Veli çocuğunun hakkını savunmalıdır.
Öğretmen de öğrencisinin hakkını savunmalıdır.
Okul yönetimi ise ikisi arasında adaletli bir denge kurmalıdır.
Çocuğun menfaati her şeyin üzerinde tutulmalıdır.
Ne öğretmen veli karşısında ezilmeli ne de veli okul yönetimi karşısında çaresiz bırakılmalıdır.
Asıl reform sınıfta başlamalı
Yeni eğitim döneminde yeni kurallar elbette olabilir.
Ama gerçek eğitim reformu bir yönetmelik maddesinden daha fazlasıdır.
Gerçek reform;
Daha az kalabalık sınıflardır.
Öğretmenin itibarının korunmasıdır.
Velinin ekonomik yükünün azaltılmasıdır.
Öğrencinin okula severek gelmesidir.
Çocukların yeteneklerinin keşfedilmesidir.
Meslek liselerinin ve mesleki eğitimin güçlendirilmesidir.
Rehberlik hizmetlerinin artırılmasıdır.
Öğretmenin bürokratik yükünün azaltılmasıdır.
Aile ile okul arasındaki güvenin yeniden kurulmasıdır.
Ve belki de hepsinden önemlisi:
Eğitimin merkezine sınavı değil, insanı koymaktır.
Yeni bir eğitim öğretim yılı başlıyor.
Yine kitaplar dağıtılacak.
Yine ders programları hazırlanacak.
Yine zil çalacak.
Yine öğrenciler sınıflara girecek.
Ama biz bu çocuklardan sadece sınav başarısı beklersek, geleceğin insanını yetiştiremeyiz.
Onlara bilgi kadar ahlak, başarı kadar sorumluluk, rekabet kadar dayanışma, teknoloji kadar insan ilişkileri öğretmeliyiz.
Öğretmeni sadece denetlenecek bir memur olarak değil, geleceği inşa eden insan olarak görmeliyiz.
Veliyi sadece şikâyet eden kişi olarak değil, eğitim ortağı olarak değerlendirmeliyiz.
Öğrenciyi ise sadece sınav puanından ibaret görmemeliyiz.
Çünkü eğitim sistemi, yönetmeliklerden önce insanlardan oluşur.
Ve unutmayalım:
Bir okulun başarısı, sadece kaç öğrencisinin üniversite kazandığıyla değil; kaç öğrencisinin hayata hazır, ahlaklı, özgüvenli ve iyi bir insan olarak yetiştiğiyle ölçülmelidir.
Yeni eğitim öğretim yılı bütün öğrencilerimize, öğretmenlerimize, velilerimize ve ülkemize hayırlı olsun.
Ama bu yıl hep birlikte daha önemli bir soruyu soralım:
“Çocuklarımızı sınava mı hazırlıyoruz, hayata mı?”