Keban'ın Suyu, Allah'ın lütfu Milletin Emaneti
İbrahim Kayaoğlu
Keban Baraj Gölü çevresinde yaşayan binlerce insanın son haftalardaki ortak gündemi, yaklaşık yirmi gündür devam eden yoğun su tahliyesi oldu. Resmî verilere göre saniyede yaklaşık 800 ile 1500 metreküp su bırakıldı. Bu rakam sıradan bir tahliye değil; adeta Fırat'ın bütün heybetiyle yeniden akışa geçmesidir.
Ancak suyun yükseldiği her yerde aynı manzara yaşanmadı.
Bir tarafta baraj güvenliği korunurken, diğer tarafta yıllardır alın teriyle işlenen tarım arazileri sular altında kaldı. Alabalık üretiminde Türkiye'nin 1.uretim merkezi olan çiftlikler zarar gördü Ağlar yırtıldı.Balıklar kafes dışına çıktı.Uretici zarar gördü.
Kimi vatandaşın işyeri, kimi vatandaşın bahçesi, kimi vatandaşın Ahırı ve çoğu köylünün ekin tarlası zarar gördü.
Belki bir yıllık emek birkaç gün içinde yok oldu.
İnsan sormadan edemiyor:
Bu kadar gelişmiş teknolojinin bulunduğu bir çağda, bu noktaya gelinmesi kaçınılmaz mıydı?
Yağışlar, kar erimeleri, havza doluluk oranları ve su giriş miktarları aylar öncesinden takip edilmiyor muydu?
Baraj seviyesi kritik eşiklere ulaşmadan önce kontrollü enerji üretimiyle daha erken tedbir alınamaz mıydı?
Tahliye süreci daha uzun zamana yayılarak hem Keban çevresindeki hem de aşağı havzalardaki zararlar azaltılamaz mıydı?
Yada Su tahliyesini daha uzun zamana yayıp o görseli daha uzun zamana yayıp Keban turizmine katkı sunanilamazmıydı?
Bunlar kurumları suçlamak için sorulan sorular değildir. Bunlar alın teri su altında kalan arazi sahibi insanların cevap beklediği sorulardır.
Çünkü bugün dünyanın en gelişmiş hidrolojik modelleme sistemleri, meteorolojik tahminleri, uydu görüntüleri ve erken uyarı mekanizmaları kullanılmaktadır. Vatandaş da doğal olarak "Bunca teknoloji varken bu zararlar neden yaşandı?" diye sormaktadır.
Belki de ilgili kurumlar mevcut şartlarda yapılabilecek en doğru kararı verdi.
Belki baraj güvenliği açısından başka seçenek kalmamıştı. Belki Fırat Havzası beklenenden çok daha büyük bir su yüküyle karşılaştı.
Ancak hangi gerekçe olursa olsun, milletin bilgilendirilmeye hakkı vardır.
Çünkü devlet ile millet arasındaki güven, şeffaflıkla güçlenir.
Vatandaş bilmek ister.
Neden böyle bir karar alındığını bilmek ister.
Hangi risklerin hesaplandığını bilmek ister.
Yaşanan zararların nasıl telafi edileceğini bilmek ister.
Daha da önemlisi, aynı olayın tekrar yaşanmaması için hangi tedbirlerin alınacağını görmek ister.
Unutulmamalıdır ki barajlar sadece beton yığınları değildir.
Barajlar milletin ortak malıdır.
İçindeki su milletindir.
Üretilen enerji milletindir.
Korunması gereken tarım arazileri milletindir.
Keban'ın suyu yalnızca Keban'ın suyu değildir.
Elazığ'ın suyudur.
Malatya'nın suyudur.
Diyarbakır'ın suyudur.
Şanlıurfa'nın suyudur.
Türkiye'nin geleceğinin suyudur.
Bu yüzden konu sadece yükselen ya da çekilen su meselesi değildir.
Konu; alın terinin korunmasıdır.
Konu; çiftçinin emeğidir.
Konu; kamu kaynaklarının en doğru şekilde yönetilmesidir.
Konu; milletin emanetine sahip çıkmaktır.
Bugün yapılması gereken şey, yaşananları görmezden gelmek değil; bütün yönleriyle incelemek, varsa eksikleri cesaretle ortaya koymak ve gelecekte benzer mağduriyetlerin önüne geçmektir.
Ayrıca zarar gören vatandaşların mağduriyetleri de adil bir şekilde tespit edilmeli, devletin şefkat eli onların yanında olduğunu hissettirmelidir.
Çünkü su Azizdir.
Toprak Azizdir.
Alın teri Azizdir.
Ve emanet, sahibine layıkıyla teslim edilmelidir.
Temennimiz odur ki; bu süreçten gerekli dersler çıkarılsın, kamuoyu açık bir şekilde bilgilendirilsin ve bir daha hiçbir çiftçi, hiçbir köylü, bir yıllık emeğinin gözlerinin önünde sular altında kalışını çaresizlikle izlemek zorunda kalmasın.
Çünkü bu vatan bizimdir.
Bu su Allah'ın bir lütfu dur.
Bu emek milletindir.
Ve milletin emaneti, her şeyden önce korunmayı hak etmektedir.