Güçlü devlet, güçlü savunma: Ayakta kalmanın bedeli
İbrahim Kayaoğlu
Dünya artık eski dünya değil…
Bir zamanlar savaşlar cephede yapılıyordu, bugün ise masalarda, ekranlarda, hava sahalarında, siber ağlarda ve binlerce kilometre öteden gönderilen füzelerle yapılıyor. Güçlü olmayanın söz hakkının olmadığı bir çağdan geçiyoruz. Tam da böyle bir dönemde Türkiye’nin 6000 km menzilli “Yıldırımhan” benzeri stratejik füze projeleri geliştirmesi elbette dünyanın gündemine oturacaktır.
Çünkü güçlü Türkiye istemeyenler, Türkiye’nin savunmada bağımsız hale gelmesini hiçbir zaman istemedi.
Sormaya başladılar: “Neden yapıyor?” “Kime karşı hazırlanıyor?” “Neye ihtiyaç var?”
Asıl sorulması gereken soru şudur: Türkiye neden mecbur kaldı?
Bugün dünyanın gözü önünde yaşananlara bakınca cevap çok açık görülüyor.
Gazze’de çocuklar katlediliyor… Hastaneler bombalanıyor… Kadınlar, yaşlılar, masum siviller dünyanın sessizliği altında yok ediliyor…
İsrail, uluslararası hukuku hiçe sayarak yıllardır devlet terörü uyguluyor. Birleşmiş Milletler kararlarını tanımıyor. İnsan haklarını yok sayıyor. Denizlerde korsanlık yapıyor, yardım gemilerine saldırıyor, sivilleri hedef alıyor. Bütün dünya görüyor ama güçlü devletler menfaatleri uğruna susuyor.
Diğer tarafta Amerika…
Binlerce kilometre öteden gelip Orta Doğu’ya yön vermeye çalışan bir anlayış… Kendini dünyanın jandarması gören bir sistem… Özellikle son yıllarda kontrolsüz söylemler, tehdit dili ve güç gösterileriyle dünyayı baskı altında tutmaya çalışan bir yaklaşım…
Peki sonuç ne oluyor?
Güçlü olmayan ülkeler parçalanıyor… Savunması zayıf olan devletler işgale uğruyor… Ekonomik bağımsızlığı olmayan milletler başkalarının emirleriyle yaşamaya mahkûm bırakılıyor.
Pakistan örneği hâlâ hafızalarda…
Nükleer çalışma yaptığı dönemlerde dünyanın baskısına maruz kaldı. Ambargolar uygulandı, tehditler savruldu. Ama yılmadı. Bugün ise dünyadaki sayılı nükleer güçlerden biri. Artık kimse Pakistan’a eskisi gibi rahat tehdit savuramıyor.
İran meselesi de aslında bunun başka bir örneğidir.
Şayet İran’ın caydırıcılığı daha güçlü olsaydı, bugün aynı tehdit dili bu kadar rahat kullanılabilir miydi?
Dünya bize bir gerçeği gösteriyor: Barışı korumanın yolu güçlü olmaktan geçiyor.
Çünkü güçsüzün hukukunu kimse savunmuyor.
İşte bu yüzden milli savunma bir tercih değil, zorunluluktur.
Türkiye’nin savunma sanayiinde attığı her adım; sadece teknoloji değil, aynı zamanda bağımsızlık mücadelesidir. Yerli füze sistemleri… Hava savunma ağları… SİHA’lar… Milli savaş uçağı projeleri… Elektronik harp sistemleri…
Bütün bunlar yarının Türkiye’sini inşa ediyor.
Belki yarın savaşlar sadece bir düğmeye basılarak yürütülecek. Belki artık F-35’lerden çok yapay zekâ destekli savunma sistemleri konuşulacak. Ama değişmeyecek tek gerçek şudur: Hazır olmayan milletler ayakta kalamaz.
Kur’an-ı Kerim bu konuda çok açık bir ölçü koyar:
“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…”
Kur'an-ı Kerim
Bu ayet sadece savaş değil; caydırıcılık, hazırlık ve devlet aklıdır.
İslam teslimiyet dini olduğu kadar tedbir dinidir de.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed ﷺ de şöyle buyurmuştur:
“Kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır.”
Yani çağın imkanlarına göre güçlü olmak, hazırlıklı olmak, savunmayı diri tutmak bir sorumluluktur.
Bugün milli savunmaya katkı sunan mühendisler, teknisyenler, bilim insanları, askerler ve emek veren herkes; sadece bir teknoloji üretmiyor, aynı zamanda bu milletin bağımsız yarınlarını inşa ediyor.
Çünkü bağımsızlık sadece sınırları korumak değildir. Bağımsızlık; kendi silahını üretebilmek, kendi gökyüzünü koruyabilmek ve kimseye muhtaç olmadan ayakta durabilmektir.
Türkiye’nin daha ileri gitmesi gerekiyor. Daha çok çalışması… Bilimde daha güçlü olması… Savunmada tam bağımsız hale gelmesi gerekiyor.
Çünkü bu coğrafyada güçlü değilseniz size yaşam hakkı tanımıyorlar.
Ve artık bu millet şunu çok iyi biliyor: Kendi göbeğini kendisi kesmeyen milletlerin geleceğini başkaları şekillendirir.