İbrahim Kayaoğlu

Emanet makamlar, şahsi menfaat kapısı değildir

İbrahim Kayaoğlu

Bir kurumun başına geçmek ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluktur. O makamlar kişisel konfor alanı oluşturmak, çevre edinmek, nüfuz devşirmek veya şahsi ilişkiler kurmak  için verilmez. Her makam bir emanettir ve emanetin de hem dünyada hem ahirette hesabı vardır.

Ne yazık ki bazen kurumların kaynaklarının, araçlarının, personelinin ve imkânlarının asıl amacı dışında kullanıldığına dair ciddi rahatsızlıklar oluşmaktadır. Kurumun bütçesi, zamanı ve insan kaynağı millet için harcanması gerekirken nefsi arzulara,şahsi menfaatlere yönlendirildiğinde ortada sadece bir yönetim zaafı değil, aynı zamanda bir emanet sorunu vardır.

Bir yöneticinin görevi kurumun gelirini artırmak, giderini kontrol etmek, çalışanlarının hakkını korumak ve hizmet kalitesini yükseltmektir. Milli eğitim gibi kurumlarda sadece çalışanların değil Yuzbinlerce ogrencinin vebali tasinir.Ancak bütün enerjisini şahsi ilişkilerine, nefsi arzularına,kendi çevresini oluşturmaya veya kişisel konforunu artırmaya harcayan anlayışlar kurumlara zarar vermektedir.

Daha da düşündürücü olan, bazı makam sahiplerinin kurumun imkânlarını kendi mülkü gibi görmeye başlamasıdır. Oysa kullanılan her araç, harcanan her kuruş, görevlendirilen her personel milletin vergileriyle ayakta duran bir emanetin parçasıdır. Kimsenin bu emaneti şahsi amaçları için kullanma hakkı yoktur.

Bir kurumun aracı şahsi işlere tahsis ediliyorsa, personeli özel işlerde kullanılıyorsa, kurumun bütçesi kişisel gösterişe hizmet ediyorsa orada sadece mali bir sorun yoktur; ahlaki bir çöküş de başlamış demektir. Çünkü emanet bilinci kaybolduğunda adalet de kaybolur, güven de kaybolur.

Hele ki bu makamlar büyük şehirlerin kalabalığında değil de herkesin birbirini tanıdığı küçük şehirlerde bulunuyorsa, yöneticilerin çok daha dikkatli olması gerekir. Küçük şehirlerde makam sahipleri sadece yaptıklarıyla değil, söyledikleriyle de değerlendirilir. Ağzından çıkan her söz, sergilediği her tavır, kurduğu her ilişki kısa sürede toplumun gündemine oturur. İnsanlar yöneticilerin sadece makam odalarındaki icraatlarını değil, günlük hayattaki duruşlarını da takip eder.

Bu nedenle bir yönetici konuşurken de ölçülü olmak zorundadır. Kırıcı, küçümseyici, kibirli veya ima dolu ifadeler kısa sürede şehirde yayılır ve kuruma zarar verir. Makamın verdiği güçle söylenen her sözün bir karşılığı vardır. Bazen yıllarca yapılan güzel hizmetler, düşünülmeden söylenmiş birkaç cümle yüzünden gölgelenebilir. Çünkü küçük şehirlerde güven kazanmak zordur, kaybetmek ise çok kolaydır.

Asıl acı olan ise çalışanların bunları görmesine rağmen sessiz kalmak zorunda bırakılmasıdır. Liyakat yerine yakınlık, başarı yerine sadakat, hak eden yerine uygun görülen kişiler tercih edilmeye başlanınca kurumun manevi temelleri sarsılır. O noktadan sonra zarar sadece ekonomik olmaz; kurumun itibarı, çalışanların motivasyonu ve toplumun devlete olan güveni de yara alır.

Unutulmamalıdır ki makamlar geçicidir. Bugün yetki sahibi olanlar yarın sıradan bir vatandaş olarak hayatlarına devam edeceklerdir. Geriye ise verdikleri kararlar, bıraktıkları izler ve kul hakkına girip girmedikleri kalacaktır.

Küçük şehirlerde insanlar makamı değil, insanı konuşur. Eğer bir yönetici adaletiyle, tevazusuyla ve hizmetleriyle anılmıyorsa; dedikoduların, şaibelerin ve yanlış davranışların konusu haline geliyorsa dönüp kendisine şu soruyu sormalıdır: "Ben bu makamın hakkını gerçekten veriyor muyum?"
Kurumların ihtiyacı; şahsi hesaplar peşinde koşan yöneticiler değil, emanetin hakkını veren, liyakati esas alan, her kararında vicdanını ve Allah korkusunu yanında taşıyan yöneticilerdir. Çünkü devletin malı da, kurumun imkânları da, çalışanların emeği de kimsenin şahsi serveti değildir.
Emanete sahip çıkmak bir tercih değil, ahlaki ve vicdani bir mecburiyettir. Bu bilinç kaybolduğunda makam büyüse de yöneticilik küçülür.

Yazarın Diğer Yazıları