İbrahim Kayaoğlu

Bir Yolculuğun Sessiz Kahramanı Abdul Nasir-deen

İbrahim Kayaoğlu

Bazı insanlar vardır;
adı çok duyulmaz, fotoğrafları manşetlere çıkmaz, kürsülerde uzun uzun konuşmazlar…
Ama onların dokunduğu hayatlar, attığı adımlar ve kurduğu bağlar, zamanla koca bir hikâyeye dönüşür.
İşte bugün size böyle bir hikâyeden söz edeceğim.
Sessiz ama derin izler bırakan bir yolculuktan…
Her şey, yıllar önce kutsal bir yolculukta başladı.
Kâbe’nin etrafında dönen milyonlar arasında kurulan bir dostluk…
Ne tesadüf, ne de sıradan bir tanışma…
Kalpten kalbe kurulan, samimiyetle yoğrulmuş bir bağ…
İbrahim Kayaoğlu ve Abdul Nasiru-deen Dostluğu...
Zaman geçti.
Yollar ayrıldı, coğrafyalar değişti.
Ama o bağ hiç kopmadı.
Bu hikâyenin kahramanı, klasik anlamda bir lider değildi.
Hikaye daha çocuk yaşta tarlada bir dua ile başladi.Ankarada Eczacılık okudu.Caresizlikle birlikte yılmadı yaz aylarında Suriye'de Turkiye'de İslam ilimleri tahsil etti.Okul bittikten sonra Memleketini secti.Turkiye'deki ilmi ve sivil toplum birikimini Ghanada sahaya yansıttı.
Kalabalıkları değil, insanları…
Bir köyde susuzluk varsa oraya yöneldi.
Bir çocuğun elinde kitap yoksa onu dert edindi.
Bir sofrada eksik varsa tamamlamak için çabaladı.
Gana’nın en ücra köşelerinde açılan su kuyularında onun izi vardır.
Bayram sabahı dağıtılan kurban etlerinde onun emeği vardır.
Bir çocuğun “elif” demesinde, bir gencin hayata tutunmasında onun gayreti vardır.
Ama o hiçbir zaman “ben yaptım” demedi.
Eğitim: Onun En Büyük Davası
Onu farklı kılan en önemli yönlerden biri, eğitime verdiği derin önemdi.
Çünkü o şunu çok iyi biliyordu:
Bir toplumu değiştirmek istiyorsan, bir çocuğun hayatına dokunmalısın.
Bu yüzden sadece yardım dağıtan biri olmadı;
gelecek inşa eden bir yol açtı.
Kur’an kursları açıldı…
Hafızlık merkezleri kuruldu…
İmam hatip okulları için adımlar atıldı…
Ama o burada da durmadı.
Gençlerin sadece dini ilimlerle değil, modern eğitimle de donanması gerektiğine inandı.
Üniversite eğitimi onun için vazgeçilmezdi.
Nice gencin elinden tuttu.
Kimi Türkiye’ye geldi, kimi başka ülkelerde eğitim fırsatı buldu.
Onun hayalindeki nesil şuydu:
Kalbi Kur’an ile dolu, zihni ilimle güçlü bir nesil.
Furkan Camii: Bir Duanın Dirilişi
Ve bu yolculukta öyle bir an vardır ki…
Sadece bir yapı değil, bir ümmetin duası yeniden ayağa kalkmıştır.
Gana’nın başkenti Akra'da yıllar önce bir cami için alan tahsis edilmişti.
Temeli atılmış… ama imkânsızlıklar yüzünden yarım kalmıştı.
94 yaşındaki baş imam her fırsatta şöyle yakınıyordu:
“Ümmet başsız kalırsa hali işte böyle olur…”
Ve bir sitem daha ekliyordu:
“Osmanlı’nın torunları nerede? Neden bize sahip çıkmıyorlar?”
Yıllar geçti…
Ümitler azaldı…
Ta ki Türkiye’den Avukat Ramazan Arıtürk başkanlığındaki bir heyet Gana’ya gidene kadar…
Büyük bir cami meselesi gündeme gelince,
Abdul Nasiru-Deen hiç vakit kaybetmeden heyeti baş imamla buluşturdu.
O an…
Kelimelerin sustuğu andı.
Gözyaşları konuştu.
Çünkü gerçek ortaya çıktı:
Eğer kısa sürede başlanmazsa, o arsaya Batı Afrika’nın en büyük kilisesi yapılacaktı.
Ve bunun için resmi tebligat bile yapılmıştı.
İşte o anda karar verildi.
Daha o odadan çıkmadan Türkiye 'de projeler çizilmeye başlandı.
Osmanlı usulü bir çalışma modeli kuruldu:
Her Türk çalışanın yanına 5 Ganalı verildi.
Her sabah işe abdestle başlanıyor, helalleşilerek çalışılıyordu.
Her akşam yine helalleşilerek gün tamamlanıyordu.
Bu sadece bir inşaat değildi.
Bu, bir ruhun yeniden dirilişiydi.
Bugün o cami artık sadece bir ibadethane değil;
bir külliye…
Bir ilim merkezi…
Bir umut kapısı…
Ve o yapının mütevelli heyeti başkanı olan Sayın Büyükelçi ve emeği geçen herkes için şu dua yankılanıyor:
Rabbim, yapılan hiçbir hayrı karşılıksız bırakmaz.
Sessiz Yürüyüşten Diplomasiye
Yıllar geçti.
O sessiz yürüyüş, onu hiç beklemediği noktalara taşıdı.
Bugün Abdul Nasiru-Deen artık sadece bir gönül insanı değil;
aynı zamanda bir ülkenin temsilcisi.
Ama onu farklı kılan tam da burada başlıyor.
Çünkü bazı insanlar yükseldikçe değişir,
bazıları ise yükseldikçe aslına döner.
O, ikinci gruptandı.
Makamlar onun için amaç değil, sadece bir sonuçtu.
Onun amacı hâlâ aynıydı:
İnsana dokunmak.
Bugün diplomasi masasında otururken bile,
zihninde hep o sahneler vardır:
Bir köyde açılan kuyu…
Bir öğrencinin ilk defa sıraya oturuşu…
Bir hafızın Kur’an’ı tamamladığı an…
Bir gencin üniversite hayaline kavuştuğu gün…
Ve bir de…
Furkan Camii’nin temeline düşen ilk harç…
Vefa, Asıl Hikâyedir
O, geçmişini unutanlardan olmadı.
Yolu yine bu topraklara düştüğünde,
bir programa değil, bir dostluğa geldi.
Çünkü bazı bağlar vardır;
zaman aşındıramaz, mesafe koparamaz.
Bu yazının başında “sessiz kahraman” demiştim ya…
Aslında kahramanlık, büyük işler başarmakta değil;
büyük kalabilmektedir.
Ve bazı insanlar vardır ki,
onları anlatmak için isim söylemeye bile gerek yoktur.
Çünkü yaptıkları, kim olduklarını zaten anlatır.
Belki de asıl mesele şudur:
Dünyada iz bırakmak isteyen çoktur…
Ama gönülde yer edinmek, herkese nasip olmaz.
İşte bu hikâye…
Gönüllerde yer bulan bir adamın hikâyesidir.

Yazarın Diğer Yazıları