Taş plaktan dinliyorum, tam bir Harput havası… Sözlerinde hasretin gözyaşları dökülüyor;
“Neden geldim Amerika’ya/ Tutuldum kaldım avare
Şimdi bin kere pişmanım/ Fakat geçti ah ne çare
Ah gelmez olaydım/ Ah görmez olaydım
Tek seni şirin Amerika/ Görmez olaydım/ Gelmez olaydım
Bandırma’nın kış denizi/ Gemileri dizi dizi
Merhametsiz insafın yok mu/ Niçin mahzun ettin bizi.
Ah kaçmaz olaydım/ Ah aşmaz olaydım
Tek senden cilveli Bandırma/ Kaçmaz olaydım/ Aşmaz olaydım”
Geçtiğimiz gün Manas Yayınevi Sahibi Şener Bulut bizleri aradılar. “Mehmet Ali Bey’in Harput’tan (Nurali Köyü) 1910 yıllarında Amerika’ya göç hikayesi…” O hikâyede bir ailenin serüveni…
Mehmet Ali Bey’in Amerika’da dünyaya gelen oğlu Robert Turhan Ali Carr, yıllar sonra köklerini ve Elâzığ’daki akrabalarını araştırmalarla nasıl bulduğunun hikayesi… 10.11.2024 tarihinde MANAS Yayınevi’nde, “Harput’tan Amerika’ya Bir Göç Hikayesi; Mehmet Ali Bey” temasıyla bir program yapılıyor. Bu programın hemen girişinde, “eski mekânlar, eski resimler ama hiçbir zaman eskimeyen hatıralar…” sizleri bir anda bir asır öncesine götürüyor. Harput’tan Amerika’ya ilk göçler “1800’lerin sonu ile 1900’lerin başı arasında, özellikle de 1860-1914 yılları arasında yoğunlaşıyor.”
Türkiye’den Amerika’ya, ‘her gelen dalgasıyla daha da büyüyen bir emek göçü vardır.” Bu göçün ana merkezlerinden birisi de Harput/ Elâzığ oluyor. Genellikle ekonomik sebeplerle Amerika’da, madenlerde, fabrikalarda, genellikle de ağır işlerde çalışmak üzere giden Harputluların sayısı binlerle ifade ediliyor. İlk gidenler, aileleriyle bağlarını koparmıyorlar. Harput’taki yakınlarına maddi desteklerde bulunuyorlar.
Bu göç hikayesi, 27 Kasım 1961 tarihinde İstanbul Sirkeci Garı’ndan trenle Almanya’ya giden ilk Türk İşçi kafilesinin serüvenini hatırlatıyor. Şairimiz Ali Akbaş’ın, “Sirkeci’den Tren Gider” şiirini birlikte okuyalım;
“Sirkeci’den tren gider, / Varım yoğum törem gider,
Tuna bizden utanır, biz Tuna’dan, / Yüzüne kapatır ellerini.
Aldırma be Tuna’m, /Yiğit çıplak doğar anadan.”
Türkiye’nin bir anda gündeminde yer alan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD’nin New York şehrindeki Türkevi’nde izledikleri film. Bu film, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı tarafından hazırlanmış… Filmin teması, “Türkiye’den Amerika’ya uzanan göç hikayesi…” Özel bir yapım olan bu başarılı çalışmada, hemşerimiz YTB Başkanı Abdulhadi Turus’un, “Belgesel niteliğindeki filmin açılışında, 19. yy Harput’unun tarihi görüntülerinin yer alması…” Öyle ki, tarihin kadim ve efsanevi Harput Şehri, Türkiye’den Amerika kıtasına yapılan göç hareketinin başlangıç noktaların içerisinde yer almasıdır. Harput’tan, ‘Okyanus ötesi Yeni Kıta’ya aynı zamanda kadim bir kültür taşınıyor’ Bu tarihi refleksi de çok iyi okumalıyız.
Manas Yayınevi’nde Şener Bulut’un Koordinatörlüğünde Onur Cemil Ayden’in sunumunu yaptığı toplantıya Robert Turhan Ali Carr, Fethi Açıkgöz, Zekeriya Bican, Prof. Dr. Mustafa Gül, Meftune Gül, Doğan Sever, Ziya Tunçtekin, Elâzığ’daki akrabası Nilgün Şeker ve Oğlu Batuhan…” katılıyorlar.
Rıfat N. Bali’nin, “Amerika’daki ilk Türk Göçmenler; Hayat Hikâyeleri” isimli derleme kitabında da bu göç hadisesi kıssalarla işlenmektedir. Bu milletin en büyük özelliği, ‘gittiği yerlere adapte oluşu ve kendi kültürünü de bir nakış misali işlemesidir.’
Harput’ta Bir Amerikalı isimli eserin yazarı da Cevat Fehmi Başkut’tur. 1955-1956 yıllarında ilk defa üç perde halinde İstanbul’da sahneye konmuştur.
Harputlu Müslümanlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ve 1900’lü yılların başında ABD’de en fazla, Massachusetts Eyaletine yerleşiyorlar. Bu eyaletin özellikle endüstrileşmiş Worcester, Boston ve Lynn gibi şehirlerdeki fabrikalarda iş bularak giderek yoğun bir nüfus oluşturmalarıdır…
Tabi ki, gidenler arasında dönenler oluyor. İlk gidenler arasında evlilikler yaparak kalanlar da oluyor. ABD’ye göç edenler arasında, yıllarca Harput’ta yaşayan ailesi/ eş veya dostlarıyla bağlarını sürdürenlerde oluyor… Belli bir dönem/ veya ikinci nesilden itibaren bağları kopanlarda oluyor.
Yurt
Türkiye’nin bir anda gündeminde yer alan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, ABD’nin New York şehrindeki Türkevi’nde izledikleri film. Bu film, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı tarafından hazırlanmış… Gerçekten tebrike layık bir çalışma!
Yüzlerce anlatılacak kıssalardan birisi de Kardeşim Haluk Keleştimur’un kayınbabası Rahmetli Fikret Okur’un annesinin babası, ‘Hasan Salih’ 1920’lerde Amerika’ya çalışmak için gidiyorlar. Amerika’da, Elizabeth isimli bir hanımefendiyle evlilik yapıyorlar. Hasan Salih’in, Elizabeth’ten iki çocuğu oluyor. Hasan Salih’in Amerika’daki soy ismi “Salley” oluyor. Hasan Salih’in iki çocuğunun isimleri ise Filiz ve Hasan… Hasan Salih, 1947 yılında Amerika’da vefat ediyor. Oğlu Hasan ise 99 yaşında, 2024 tarihinde vefat ediyor. Oğul
Hasan’ın ise 5 çocuğu oluyor. Amerika’ya giden, Büyük Baba Hasan Salih, Boston civarında yaşamışlar. Mezarı ise Worcester Şehrinde Müslüman Türk Mezarlığında. Büyük Baba Hasan Salih, Amerika’da TEKSTİL Fabrikalarında çalışmışlar.
“Geçmişten Geleceğe Harput Sempozyumu ilk defa 24 Eylül 1998’de yapılıyordu. Daha kapsamlı bir şekilde, 23-25 Mayıs 2013 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi ev sahipliğinde yapılıyordu.
Bu sempozyumda, Sinan DİNÇER’in, “İlk Gurbetçiler; Harput’tan ABD’ye Emek Göçü (1850-1914) makalesi dikkatleri çekecekti. Harput’ta birçok yabancı okulların olduğunu da bilmekteyiz.
Şunu da hemen ifade etmeliyim, Amerika’nın 01 Ocak 1901 tarihinde Mamuretü’l Aziz Vilayetine bağlı olarak Harput’ta açılan Konsolosluk… Muş, Mardin, Diyarbakır bu konsolosluk bölgesi içerisinde girmektedir. Harput’taki bu konsolosluğun, 1917 tarihinde kapandığını görüyoruz. Konsolukta görev yapan Konsoloslar; Thomas Herbert Norton ve Leslie Davis’tir.
Harput’un son divan şairlerinden, Saray Hatun Camisi İmamı merhum Bedri Hoca’nın, “meramını anlatacak bir seviyede İngilizce bilmesi…” Her şeyden önce, Harput’un “bir ilim muhiti olduğu…” gerçeği üzerinde de duralım. Rahmetli Babaannemin Babası Kolağası Mustafa Bey’in, “Harput’ta Fransız Kolejine Fransızca Derslerine Gittikleri…” büyüklerimiz tarafından anlatılırdı. Harput’u, bizler Türk Dünyasını buluşturan ‘vuslat şehri’ veya “Asya’nın Gül Bahçesi” olarak nitelendirebiliriz.
BİR HİKÂYE ANLATALIM…
Çanakkale savaşlarına katılan ve sonrasında Müslüman olan “Anzaklı Ömer’in hikayesini” bilirsiniz.
Bizlerde Ömer isminden hareketle konumuzla bağlantılı bir hikâye anlatalım dedik.
HARPUTLU ÖMER
Amerikan’ın göbeğinde, New Jersey’nin göçmenlerle dolu hareketli sokaklarından birinde, gün batarken tanıdık bir koku yükseliyordu. Harputlu Ömer, dükkanının önündeki küçük mangalın başında oturmuş, gözleri dolu dolu, yarım ağlamaklı bir halde, cızırdayan köfteleri maşasıyla çeviriyordu.
Ömer, yıllar önce Harput’ta; evini, ocağını, yurdunu bırakmış, Amerika’ya göç etmişti. Buradaki düzene ister istemez ayak uydurmuş, iş güç sahibi olmuştu ama ruhunun bir parçası hep o eski sokaklarda, Harput’un serin rüzgârlarında kalmıştı. Ne buradaki hamburgerler ne de fast-food zincirleri içindeki o derin memleket hasretini dindirebilmişti. Sonunda dayanamamış, kendi bildiği işi yapmaya karar vermişti. Atalarından kalan o eşsiz lezzetleri YENİ DÜNYAYA taşımak, asıl ağız tadını öğretmek…
O gün dükkânda hummalı bir hazırlık vardı. Harputlu Ömer, günlerdir üzerinde çalıştığı o meşhur Harput Köftesini tamda memleketindeki kıvamda tutturmayı başarmıştı. Artık bütün dünyalar onun sayılırdı.
Hakiki kıyma, reyhan, ince bulgur ve özel baharatlarla yoğrulan köfteler, döküm ızgaranın üzerinde dumanı tüte tüte pişiyordu. Duyguları kendisini kâh Göllübağ’a, kâh Buzluk Bahçelerine götürüyordu.
Sûk-ı Sultâni (Ana Çarşı), Bedesten (Bezzâz Sûku) Attarlar Çarşısındaki mangal günleri…Ömer içinden derin bir ah çekti… Sanki köfteler o derin ahla kıvamını bulacaktı…
Harputlu Ömer, köftelerin hemen yanında ise dükkânın baş köşesine kurulmuş olan, Türkiye’den özel olarak getirttiği ahşap yayık duruyordu. Yayık, ritmik bir sesle sallandıkça içindeki taze yoğurt, buz gibi su ve tuzla birleşerek köpürüyüp kabarıyordu. Üzerinde parmak kalınlığında tereyağı köpüğü biriken o buz gibi yayık ayranı cam sürahilere doldurmayı bekliyordu. Harputlu Ömer’in düşlerinde, ‘bakır bakraç/ veya toprak taslar bir anda canlandı…’ Ömer, biraz daha Harputlu olmalısın diye içinden geçirdi.
Ve gecenin asıl sürprizi, fırından yeni çıkmış sıcacık gömme (Harput gömmesi/ kömbe) oluyordu. Kalın, sert kabuklu bu geleneksel ekmek fırından çıkar çıkmaz içi oyulmuş, üzerine bolca sarımsaklı süzme yoğurt dökülmüş ve en üstüne de dağ kokulu eritilmiş tereyağı gezdirilmişti. Kokusu, bütün sokağı sarmıştı. Koca şehir, artık Harput kokmaya başlamıştı…
Harputlu Ömer, akşam olunca dükkânı kapatmaya yakın, kendisi gibi gurbette olan Harputlu hemşerilerini ve buradaki yakın dostlarını masaya davet etti. Masanın ortasına dumanı üstüne tüten gömme yerleştirildi. Yanın a nar gibi kızarmış, içi sulu Harput köfteleri dizildi. Kulplu bakır taslara ise üzeri göz göz köpürmüş yayık ayranları kondu.
Harputlu Ömer, ilk lokmayı almak için gömmenin yoğurtlu ve tereyağlı kalbine kaşığını daldırdı. Ardından kekik ve reyhan kokulu köfteden bir ısırık alıp, buz gibi yayık ayranı kafasına dikti.
O an, New Jersey’nin korna sesleri, gökdelenleri, koşturmacası bir anda silindi. Harputlu Ömer gözlerini kapattı. Burnuna Harput Kalesi’nin yeli, kulağına ise o eski Elezberi, Hoyratları geliyordu. Binlerce kilometre uzakta, Atlas Okyanusu’nun ötesinde de olsa, Harputlu Ömer o masada memleketine kavuşmuştu. Dostlarına döndü, gözleri parlayarak gülümsedi ve seslendi, “Gakgoşlar, hele buyurun, memleket buraya gelmiş!”