Bizim olan, ismine ‘gönül’ dediğimiz coğrafyamız; Günümüzde, ‘yâd ellerde’ bin yılı aşan bir tarihimiz var... O güzelim, kutlu tarihimizi bile sağlıklı bir şekilde ‘okumuyoruz…’
Okumadığımız gibi, ‘tefekkür’ edemiyoruz... Sıklıkla ne diyoruz, “toprağın çoraklaşması gibi gönüllerde çoraklaşabiliyor!”
İlk Müslüman Türk Devleti, Karahanlılar… “Satuk Buğra Han Destanı”
Yusuf Has Hacib’in muhteşem eseri, “Kutadgu Bilig” (Mutluluk Bilgisi),
“Divan-ı Lügat-it Türk” ( Büyük Türk Sözlüğü),
“Kaşgar” ya da “Ordu Kent” şimdi nerdedir?
Biz oraya, “Urumçi” veya “Doğu Türkistan” deriz; Çinliler o ismi de değiştirmişler; “Sincan” diyorlar!
Maveraünnehir! Medeniyetimin ‘gökçe çadırıdır’ sanki.
Semerkant ve Buhara kültürümüzün abide isimleri… Gönül dilimiz orada çağladı!
Orada, ‘Bilge Şahsiyetler’ ilimde ve hikmette deryalaştılar...
Bu topraklar; İbn-i Sinaları, Uluğbeyleri yetiştirdiler…
Fuzuli, “Erdemliler Şehrini” burada kaleme aldılar…
Buhara, “Hadis Şehri” olarak anılır oldu…
“Yesevilik…” gönül fütuhatını burada başlattılar…
Bir büyük ‘kutlu fetih yolculuğu’ işaretini bu mübarek topraklardan alacaktı…
Dikkat buyurunuz, ‘asırlara’ mutluluk veren hayatımızı; “Sinan Üslubu, Fuzuli inanışı, Yunus derinliği, Yavuz şecaati; Nedim zarafeti ve Mevlana muhabbeti…”
Ölçüleri içerisinde tanzim edecektik…
“Bozkırlara can veren bir aşk nehriydi…”
“Sevgi ve muhabbet, illete hekim oluyordu…”
13. Asır Anadolu’nun “Aydınlanma Çağıdır” Taptuk Emrelerin, Yunusların, Hac-ı Bektaşi Velilerin; Ahi Evranların, Mevlanaların; İnsanı ve toprağı yoğurduğu ‘ışık çağıdır…’
O çağı en güzel bir şekilde yorumlayan Yahya Kemal;
“Aba var, post var, meydanda er yok;
Horasan erlerinden bir haber yok
Uzun yollarda durdum hiç eser yok
Diyar-ı Rum’a gelmiş evliyadan!”
Prof. Dr. Fuat Köprülü, “ilk mutasavvıfları” kaleme alacaktı!
Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın, “Kolonizatör Türk Dervişleri”
Ve Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun; “Vatanlaşan Coğrafyanın Romanı!”
Bin yıllık tarihi sadece okumak değil; “onu tefekkür etmek!” O perspektifte, ‘gönül coğrafyama’ bakabilmek...
Ateş çemberi içerisinde olan Filistin hakkında ne biliyoruz?
“1516’da Filistin tam 400 yıl, Osmanlı İmparatorluğunun bir eyaleti oldu.
1917’de İngilizler Türkleri buradan çıkardıklarında;
Filistin’de, 535 bin Müslüman, 85 bin Musevi, 70 bin Hıristiyan yaşıyordu.
Filistinlilerin asıl felaketi, 1. Dünya Savaşı’nın galip devletleri;
Bölgenin coğrafyasını “masada” çizmeye kalkmalarıyla başladı!”
O tarihi yıkım sadece Filistin’de değil;
“Gönül Coğrafyamın dört bir yanının ateşe verilmesiyle” derinleşti.
“1820-1920 tarihleri arasında” 5 milyon Türk katledildi!
Ve o tarihi katliamlar, “asimile” politikalarıyla günümüzde de devam ediyor.
Prof. Dr. Sadık Kemal; “Yazarlar, atalardan aldıkları fikir eserleri,edebiyat eserleri yapıyorlar; onlar, yazarlar, ataların sözcüsüdür”
Cengiz Aytmatov ise, “Ey Türkoğlu! Sen özüne yabancılaşma, toprağına yabancılaşma, atana yabancılaşma, kısaca, Türk ol! Toprağınla bütünleş, tarihinle bütünleş”
Bizlerde diyoruz ki, “Kahramanlarınızı seviniz; Birer gül gibi koruyunuz onları! Milletler, kahramanlarıyla yaşarlar… Onları sakın ha, öldürmeyiniz!”
Fethi Gemuhluoğlu asra şöyle seslenir; “Bir tohum gerek, diyoruz… İnsanın içine düşmeli. Orada yeşermeli. Orada göğermeli. Orada başak tutmalı. Harmanı, hasadı insanın içinde olmalı. İnsanın içinde savrulup, içinde ambarlanmalı. İnsan ona değirmen kesilmeli. Bu değirmen bizde çağıldamalı. Bu tohum bir nazardan gelmeli. Mübarek ve muazzez bir kişiden; Er bir kişiden. Bu merhaba bir dosttan gelmeli.
Mübarek bir dosttan... Dost bir kişiden… Bu merhaba sıcak olmalı, sımsıcak.
Doğru olmalı eğriye, gelişigüzele karşı. Alabildiğine geniş olmalı, uçsuz bucaksız; Kahredici ve bunaltıcı dâr’a karşı. Bu merhaba bir tohum olmalı. Vefasızlıklara, avareliklere, günübirliklere, iğretilere, ihtiraslara karşı. Bu merhaba yeşermeli, göğermeli, ihmallere, ilgisizliklere, yalnızlıklara karşı… Başak tutmalı; hiçliklere, kayıplara, karanlıklara karşı.”
Bu coğrafyada, “gönül dilimiz” var!
O dil, o kadar mübarek bir bağ ki; bugün arasında belki dağlar olabilir!
O dağlara, “eğil dağlar” diyebileceğimiz yürekli çağrıya zaman inşallah yakındır... İnşallah, 21 yy bu millet için bir ‘milat’ olacaktır. İnancım öyle diyor efendim.
YÜKSELEN BAYRAK
"Yükselen bayrak, bir daha yere inmez"
Resulzâde'yedir, muhabbet seli
Mavi, kırmızı, yeşil, nakışı hilâl;
Göğsümüzü ağartır, can Azerbaycan
Türkistan'ın kapısı, Azerbaycan
DÜNYA
Dünya, "oyun-eğlenceden ibaret!"
Âlemde, deliller bize işaret
Gaye, her iki âlemi imaret
Olmasın, körü körüne esaret
Bilir gönlüm, cihânı halk edeni...
GÜN YÜRÜR
Gün yürür, zaman yürür sükûtla,
Sükûtu, edebi vakarla kutla
Sabır, içimizde gizemli nazar
Gün doğumunu tebessümle kutla
Sevgiyi harman yeri, kalbe taşır
Kalbi hisle güzellikleri kutla
LAF SALATASI
Kalbi olmayan söz, laf salatası,
Had bilmeyen, esamesi okunmaz
İlhamla gelen bestenin, her kıtası
Nefis-heves şiarına dokunmaz
SAĞDUYU ÇAĞRISI
Tasarruf sahibi bilgeler geçer
Ol bilgeler ki, himmetiyle geçer
Ders alır Musa, Hızır yoldaşı,
Yol arkadaşının yakın sırdaşı
Hayatın her anı, kalem fırçası
EY AŞK
Ey aşk, ruhumdan alırsın hücceti
Ruhun esrarını okur necatı
Masivadan uzak, selâmet bulur
Gönül iksiriyle besle niyeti
NE OLUR
Ne olur, geçmişine taş atmayın
Attığın taş, döner, dolaşır baş yarar
Fitneyle, aynı döşekte yatmayın
Küfür belası çekilmez bir zarar
Ah, törpülenmeyen sinir uçları
Dehşeti saçar, belasını. arar
GENÇLİK
Gençlik gibi bir baharı yitirdik
Delikanlı derlerdi adımıza
Kırkında, kemâl yaşımıza erdik
Aman, leke gelmesin şanımıza!
Bütün halimize pür dikkat verdik
İhtiyarlık, kapımıza geldi çattı
Sarı yapraklardan yorgan serdik
Hasat vakti, eser düştü anımıza