Hayvan sevgisi gerçekten bütün hayvanları sevmek midir, yoksa sevdiğimiz hayvanı korurken başka bir hayvanın yaşamını görmezden gelmek mi?
Son yıllarda hayvan sevgisi konusunda toplumumuzda önemli bir duyarlılık oluştu. Sokakta yaşayan kedi ve köpeklerin beslenmesi, korunması, tedavi edilmesi ve yaşam haklarının savunulması elbette insani bir davranıştır. Merhamet, vicdan ve şefkat toplumun ortak değerleridir.
Ancak tam da burada üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Hayvan sevgisinin bir sınırı var mıdır?
Bir insan kedisini veya köpeğini seviyor, onu ailesinin bir bireyi gibi görüyor. Onun için özel mamalar alıyor, tedavisini yaptırıyor, üşümesin diye yuva hazırlıyor. Fakat aynı hayvanın önüne tavuk eti, kırmızı et veya başka bir hayvanın etini koyduğunda, burada nasıl bir sevgi anlayışıyla karşı karşıyayız?
Elbette bunun biyolojik ve beslenme açısından bir açıklaması vardır. Kedi ve köpeklerin etle beslenmesi doğalarının bir parçasıdır. Buradaki mesele, hayvanın et yemesinin doğal olup olmadığı değil; insanın bu durumu “hayvan sevgisi” kavramıyla nasıl değerlendirdiğidir.
Çünkü bir canlıyı sevdiğimiz için korurken, başka bir canlının ölümünü onun beslenmesi için normal kabul ediyoruz.
Bu bir çelişki değil midir?
Sevdiğimiz hayvan, sevmediğimiz hayvandan daha mı değerli?
Bir kediye “can” diyoruz.
Bir köpeğe “dostumuz” diyoruz.
Onları korumak için kampanyalar düzenliyoruz.
Fakat tavuk için aynı hassasiyeti çoğu zaman göstermiyoruz. Sivrisinek söz konusu olduğunda ise onu ezmek, öldürmek veya ilaçla yok etmek neredeyse sıradan bir davranış kabul ediliyor.
Arı ise daha ilginç bir örnek.
Arının doğadaki ekolojik rolünü biliyoruz. Bitkilerin tozlaşmasından tarımsal üretime kadar yaşam döngüsünün önemli parçalarından biri. Buna rağmen bizi sokma ihtimali olduğunda onu öldürmek konusunda çoğu insan tereddüt etmiyor.
Peki burada ölçümüz nedir?
Sevdiğimiz hayvanın yaşamı mı değerlidir, yoksa canlı olduğu için her hayvanın yaşamı mı?
Eğer ölçümüz “canlı olmak” ise sivrisineğin de bir canlı olduğunu kabul etmek zorundayız.
Eğer ölçümüz “duygu kurabilmek” ise tavukların, böceklerin ve diğer canlıların da acı ve tehdit algısına sahip olup olmadığını tartışmak gerekir.
Eğer ölçümüz “insana faydalı olmak” ise o zaman hayvan sevgisinden değil, fayda hesabından söz ediyoruz demektir.
Kaplan kedi yerse ne diyeceğiz?
Şimdi daha çarpıcı bir soru soralım.
Bir kaplanın önüne bir kedi koyulsa ve kaplan kediyi yese, buna kızar mıyız?
Muhtemelen “Bu doğanın kanunu” deriz.
Peki bir insan, “Hayvanları çok seviyorum” diyerek köpeğini beslemek için tavuk eti aldığında ne oluyor?
Burada da bir hayvan başka bir hayvanın yaşamından elde edilen gıdayla besleniyor.
Elbette insan eliyle yapılan üretim, kesim ve besleme ile vahşi doğadaki avlanma aynı şey değildir. Ancak ahlaki sorgulama açısından ortak bir soru ortaya çıkıyor: Bir hayvanın yaşamını diğerinin yaşamından daha değerli yapan nedir?
Kediyi seviyoruz.
Köpeği seviyoruz.
Ama tavuğu çoğu zaman sadece “gıda” olarak görüyoruz.
Sivrisineği “zararlı” ilan ediyoruz.
Arıyı ise bazen “tehlikeli” olduğu gerekçesiyle öldürüyoruz.
Demek ki hayvanlara yaklaşımımız çoğu zaman türe, bize verdiği faydaya ve bize hissettirdiği duyguya göre değişiyor.
Bu durumda buna “koşulsuz hayvan sevgisi” demek ne kadar doğru?
Peki insanın huzuru ne olacak?
Hayvan sevgisinin bir başka boyutu daha var.
Bir insanın hayvan sevmesi, elbette onun en doğal hakkıdır.
Fakat hayvan sevgisi, başka insanların yaşam hakkını ve huzurunu ortadan kaldırmamalıdır.
Sokakta sürekli havlayan köpekler, apartman girişlerinde kontrolsüz şekilde beslenen hayvanlar, ortak alanlarda bırakılan yiyecekler, çevreye yayılan koku ve hijyen sorunları bazı insanlar için ciddi bir rahatsızlık oluşturabiliyor.
Burada da önemli bir denge gerekiyor:
Hayvanı koruyalım ama insanı da mağdur etmeyelim.
Çünkü merhametin amacı yeni bir mağduriyet üretmek değildir.
Bir insanın hayvan sevmesi ne kadar doğal ise başka bir insanın hayvandan korkması, rahatsız olması veya ortak yaşam alanlarının düzenli ve temiz olmasını istemesi de o kadar meşrudur.
Hayvan sevgisi, insan sevgisiyle çatıştığı noktada yeniden düşünülmelidir.
Çünkü gerçek şefkat yalnızca sevdiğine değil, birlikte yaşadığın herkese karşı sorumluluk taşımaktır.
Hayvan sevgisi mi, hayvan merkezcilik mi?
Belki de bugün tartışmamız gereken asıl konu budur.
Hayvan sevgisi başka şeydir, hayvan merkezcilik başka.
Hayvan sevgisi; canlıya eziyet etmemek, onu korumak, aç ve susuz bırakmamak, gereksiz yere öldürmemek ve yaşam hakkına saygı göstermektir.
Fakat bu sevgi, “Ben hayvanları seviyorum, o halde benim yaptığım her şey doğrudur” anlayışına dönüşürse burada sevgi olmaktan çıkar, bir tür dayatmaya dönüşebilir.
Bir insanın evinde onlarca hayvan beslemesi kendi özel alanında farklı bir konudur.
Ama bunu apartmanın ortak alanına, sokağa veya komşuların yaşam alanına taşıdığında artık mesele sadece hayvan sevgisi olmaktan çıkar.
Kamu düzeni, çevre temizliği, sağlık, güvenlik ve komşuluk hukuku da devreye girer.
Merhamet seçici olmamalı
Bence hayvan sevgisinin en büyük sınavı tam da burada başlıyor.
Sevdiğimiz hayvana merhamet göstermek kolaydır.
Asıl mesele, sevmediğimiz veya bize faydasız görünen canlıya karşı nasıl davrandığımızdır.
Bir kediye su verirken merhametli olmak güzeldir.
Bir köpeği tedavi ettirmek güzeldir.
Ama aynı merhametin başka canlıların yaşamına bakışımızı da sorgulatması gerekir.
Yolda yürürken umursamadan bastığımız karınca ve diğer böcekler bu işin neresinde.
Tarım zararlıları canlı değil midir?
Tavuk sadece soframızdaki beyaz et midir?
Arı sadece sokabilecek bir böcek midir?
Balık sadece başka tür bir beyaz et ürünü müdür?
Sivrisinek yalnızca öldürülmesi gereken bir canlı mıdır?
Keçi koyun sadece soframız için süt ve kırmızı et midir?
Yaşamın gerçeklerini yok saymak veya inkar etmek var olan gerçeği değiştirmez.
Doğadaki her canlıyı aynı şekilde korumamız elbette mümkün değildir. İnsan yaşamını tehdit eden veya ciddi hastalık taşıyan canlılarla mücadele etmek gerekebilir. Tarım zararlılarıyla mücadele de gerekebilir.
Fakat bütün bunlar bize önemli bir sorumluluk yükler:
Gereksiz yere öldürmemek. Gereksiz yere eziyet etmemek. Yaşamın değerini yalnızca bize yakın olan canlılarla sınırlamamak.
Son söz
Hayvan sevgisi, bence bir kediye veya köpeğe mama vermekten çok daha büyük bir kavramdır.
Hayvan sevgisi;
merhamettir,
sorumluluktur,
ölçüdür,
vicdandır.
Ama aynı zamanda insanın yaşadığı çevreye, komşusuna ve toplumun ortak yaşam kurallarına saygıdır.
Bir canlıyı severken başka bir canlıyı yalnızca “değersiz” gördüğümüz için yok sayıyorsak, burada kendi sevgimizi de sorgulamalıyız.
Belki de soruyu şöyle değiştirmeliyiz:
“Hangi hayvanı seviyorum?” değil, “Canlılara karşı nasıl bir vicdan taşıyorum?”
Çünkü gerçek hayvan sevgisi, sadece sevdiğimiz hayvanı korumak değil; hayatın kendisine saygı duymayı öğrenmektir.
İnsana saygı duymayı öğrenmeden hayvan sevgisine saygıyı öncelemek doğru olur mu?
Hayvan Sevgisi, İnsan Saygısına Engel Olmamalı.
Hayvan sevgisi adına insana saygısızlık yapılabilir mi?
Elbette hayır.
Çünkü sevgi, başka bir canlıya duyulurken bir başka canlıya karşı nefrete, hakarete, huzursuzluğa veya saygısızlığa dönüşüyorsa orada sevgiden değil, ölçüsünü kaybetmiş bir davranıştan söz etmek gerekir.
Daha da önemlisi, hayvan sevgisi üzerinden insanlara hakaret etmek, onları aşağılamak veya toplum içinde huzursuzluk oluşturmak sevgi değildir.
Sevginin olduğu yerde saygı da olmalıdır.
Bir kedinin, köpeğin veya başka bir hayvanın yaşam hakkını savunurken; komşunun huzurunu, çocuğun güvenliğini, yaşlının korkusunu, hastanın rahatsızlığını veya başka bir insanın yaşam hakkını görmezden gelmek doğru bir yaklaşım olamaz.
Merhamet ölçüsünü kaybederse sorun başlar
Merhamet çok değerli bir duygudur. Fakat her değer gibi onun da bir ölçüsü vardır.
Bir insanın hayvan beslemesi güzel bir davranıştır. Fakat bu besleme çevreyi kirletiyor, hastalık ve kötü koku oluşturuyor, ortak yaşam alanlarını kullanılamaz hale getiriyor veya komşuların huzurunu bozuyorsa artık yalnızca "Ben hayvanları seviyorum" demek yeterli değildir.
Çünkü özgürlüklerin sınırı, başkasının hakkının başladığı yerde biter.
Hayvan sevgisi de böyledir.
"Ben hayvan seviyorum" demek, "İstediğimi yaparım" anlamına gelmez.
Nasıl ki bir insan "Ben müzik seviyorum" diyerek gece yarısı komşularını yüksek sesle rahatsız edemezse, hayvan sevgisi de başkalarının huzurunu bozmanın gerekçesi olamaz.
Hayvanı korurken insanı kırmamak.
Bence gerçek hayvan sevgisi tam da burada başlar.
Hayvanı koruyacaksın ama insanı üzmeyeceksin.
Hayvanı besleyeceksin ama çevreyi kirletmeyeceksin.
Hayvanın yaşam hakkına saygı göstereceksin ama insanın güvenlik ve huzur hakkını da yok saymayacaksın.
Hayvanlara sahip çıkacaksın ama bunu insanları suçlayarak, aşağılayarak veya onlara kötü söz söyleyerek yapmayacaksın.
Çünkü sevgi, insanı daha iyi bir insan yapıyorsa değerlidir.
Bir canlıya duyulan sevgi, başka bir canlıya karşı öfkeye dönüşüyorsa burada durup düşünmek gerekir.
Ahlakın temelinde saygı vardır
Toplumları ayakta tutan yalnızca kanunlar değildir. Asıl belirleyici olan, insanların birbirine karşı taşıdığı saygıdır.
Komşuya saygı...
Yaşlıya saygı...
Çocuğa saygı...
Hastaya saygı...
Çevreye saygı...
Ve elbette hayvana saygı...
Bunların hiçbiri birbirinin alternatifi değildir.
Birini sevmek için diğerine düşman olmak zorunda değiliz.
Hayvan sevgisini insan sevgisinin karşısına koymak, hem hayvan sevgisine hem de insanlık değerlerine zarar verir.
İnsanlara hakaret ederek hayvanları savunmak, hayvanları değil; öfkeyi büyütür.
Son söz
Hayvanları sevelim.
Onları koruyalım.
Onlara eziyet etmeyelim.
Ama bunu yaparken insana saygıyı da unutmayalım.
Çünkü gerçek sevgi ayrıştırmaz; birleştirir.
Gerçek merhamet bir canlının hakkını savunurken diğerinin hakkını çiğnemez.
Ve gerçek hayvan sevgisi, insan sevgisiyle çatışmak zorunda değildir.
Hayvanı sevmek insanı sevmeye engel değildir.
İnsana saygı duymak da hayvanı sevmeye engel değildir.
Asıl erdem, ikisini birbirinin karşısına koymadan, her canlıya hakkını ve her insana saygısını verebilmektir.