Türkiye, 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden 6 Şubat 2023
Kahramanmaraş Merkezli yıkıcı depremlere sarsılacaktır. Bu depremlerde
büyük yıkımlarla birlikte büyük can kaybı meydana gelecektir.
Büyük depremlere karşı varlığının 16 asırdan günümüze kadar koruyan
Mimar Sinan’ın bu millete kazandırdığı 375 eser hafızalara hemen
geliyor. İlim adamları Mimar Sinan’ın, “eserlerinde depremin etkisini
azaltmak için birçok yöntem uyguladığını…” belirtirler.
Mimar Sinan’ın bir ömür boyu insanlık tarihine kazandırdığı; “81
Cami, 51 Mescit, 55 Medrese, 26 darül- kurra, 17 türbe, 17 İmarethane,
3 Darüşşifa 5 Su Yolu, 8 Köprü, 20 Kervansaray, 36 Saray, 8 Mahzen ve
48 hamam…”
Mimar Sinan’ın kendilerinin ifadeleriyle de; Çıraklık eserim dediği
Şehzade Camii, Kalfalık Eserim dediği Süleymaniye, Ustalık Eserim
dediği, Selimiye…
Bir deha insan Üstat Mimar Sinan, asırlar geçmesine rağmen mimaride
‘aşılamadı’ Ona olan hayranlıklar, eserlerindeki şifreler çözüldükçe
daha da arttı.
Mimar Sinan'ın, “kalfalık eserim” dediği Süleymaniye’nin şifrelerini
ve sırlarını anlatıyorlar. Benim ecdadım, o kadar zeki, o kadar takva
ve kendisinden emin ki, bir daha belirteyim o halet-i ruhiyeyi çok
özledim.
Yıllar önce bizlere gelen elektronik postayı birlikte açarak bütün
hayret ve gayretlerimizle okuyalım; “Bu görev, tarihin en büyük
ustası Mimarbaşı Sinan’a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede
bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni’nin canını sıkmıştı.
Sinan’ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı.” O sırada
Sultan’a, her taraftan da dedikodular yağmaya başladı.
Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti
Süleymaniye’ye gitti. Muhteşem yapının içine girdiğinde, “Mimar Sinan
tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini
tüttürmekteydi.” Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün
haşmetiyle, “Bu ne iştir Mimarbaşı ‘’ diye haykırdı. Oysa Mimar
Sinan’ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu.
Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek, “caminin akustiğini
ölçmeye çalışıyordu.” Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün
camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu.
Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden, “65 tane dev turşu küpü
getirtti.” Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde
kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi,
yüzlerce metrekarelik mekânın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı
başarmıştı. Kanuni’de, Sinan’ın niyetini anlamış, ustasını hemen
bağışlamıştı…
Mimar Sinan yapının içine bir de, “hava koridoru inşa etti.”
Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille
aydınlatılıyordu.
Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati
rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine, “küçük bir odacık
yaptırdı.”
Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada
toplanmasını sağladı.
Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi… Ve adına da İs Odası denilen
bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Asrın dehası
Mimar Sinan, “Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini
damıttı…”
Süleymaniye’nin duvarlarında gördüğünüz, “o muhteşem kalem işleri,
yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o
mürekkeple yapıldı…”
Tekrar altını çiziyorum, bunlar günümüzden 467 yıl öncesinin
bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.
Süleymaniye Camii'nin yapılış tarihi, (1551-1557) tarihleri arasında…
Süleymaniye Camii ile ilgili, son bir şifre daha var...
Hani oyuklar var dedim ya isin bir odada toplanmasını sağlayan, hava
akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda,
birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev
levhaları görürsünüz. Ayrıca “Süleymaniye’nin hangi köşesini, hangi
duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza
Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.”
İstanbul’u güzelleştiren eserler ve o eserlere uhrevi bir hava estiren
şairlerdir;
“Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda misale…” (N. F. Kısakürek)
İçerisinde yaşadığımız şehri düşünüyorum!
Sadece depremlerle yıkılmadı!
Bizlerde, ‘tarihi ellerimizle yıka yıka gönlümüzden kopardık’
Ey şehir, diyerek haykırasım geliyor;
Nerede senin inceliğin, sadeliğin, estetiğin, zarafetin ve kimliğin!
Kalabalıkların ışıkları örttüğü bir labirentten başka neye benziyorsun?
Muhteşem bir maziden, acze gömülmüş bir hal’i yaşıyorsun!
Tarihin mağrur edası ve onun Gökkubbe ile yarışan remzi gitmiş;
Mağlup, mahkûm ve kendi içine kapalı kıytırık bir dönemece girmişsin!
Okuyalım ve de, için için kendi düştüğümüz halimize ağlayalım!
Bu ülkede, bu coğrafyada, her şehrimize bir, ‘Sinan gelseydi…’
Depremlerle asrın felaketini bu kadar derin, elem verici bir halde yaşamazdık!
ATSIZ’IN HAYATINI OKUYORUM!
Hüseyin Nihal Atsız, “Kahramanlık ileri atılıp bir daha dönmemektir”
derken, bir davayı, bir meşaleyi sadece ellerinden deyin akıllarından
bile silmeye çalışan, ‘fikri döneklere’ sözünü söylemekten esirgemez.
3 Mayıs gibi bir hareketin kahraman yiğidinin cenaze namazının
kılınışında, imam efendi tabii olarak sorar, “Er kişiyi nasıl
bilirsiniz?” Cenazenin içerisinde bir yanardağın infilak edişindeki
rikkate eş bir ses yükselir; “bu musalla taşı, musalla taşı olalı
böyle bir er kişi görmedi”
Bu ses, Türk milletinin hasletlerine gönül vermiş bir aşk, bir şevk,
bir vuslat insanından Fethi Gemuhluoğlu’ndan yükseliyordu.
Sadece o seste bir hayatın özetini okuyabilirsiniz.
Beyim, beylerim; Hakk’a iman etmiş bir mü’min bütün kâinata meydan okur!
O meydan okumayı aman ha, ‘kuru patırtı’ olarak algılamayınız!
Yüreği aşk ile yanan bir bilginin, bir marifetin, bir hünerin parlayışıdır.
Bizler, maalesef, ne tam manasıyla Atsız’ı anlayabildik, ne Gemuhluoğlu ’nu,
Ve nede bir dönemi bütün çıplaklığıyla okuyabildik.
İşte, eksikliğimiz bizleri sigaya çekenler tarafından sadece fatura ediliyor.