ARİFCEM

Ne Anamnesis Kadar Yakın Ne Bezm-i Elest Kadar Uzak… Sadece Anamnez

ARİFCEM

NE ANAMNESİS KADAR YAKIN,
NE BEZM-İ ELEST KADAR UZAK…
SADECE ANAMNEZ.

Bugün ilkini kaleme aldığımız köşe yazımız; kavramlar içerisinde boğulacağınız ve bunalacağınız bir yazı olmayacak. Bunun garantisini daha ilk cümleden vermiş olalım. Yazdıklarım, sadece hatıralar ve günün özeti. Öncelikle bir felsefeci, bir din âlimi veya kelamcı ya da  psikolog veya psikiyatr değilim. 

Bunu hususen belirtmek istememdeki gaye, bu yazıyı okuyan insanların konuya ne bilimsel ne de dini bir nazarla bakmalarını istemememden kaynaklı bir uyarı, belki bir dikkat çekme…

Kısaca, yazının başlığına bakıp bir kafa dolusu akıl ve kalp yorgunluğunu yüklenmek ve siz okurlarımıza aktarmak değil, insanlığımızın geldiği noktada rahatsız olduğumuz ve yıllarca bizi “biz” yapan değerlere karşı gösterdiğimiz vefasızlığa ve bu değerlere insanımızın neden bu kadar umarsızlığına ve duyarsızlığına dikkat çekmekten ibarettir.

Teknolojinin ve ekonominin ön planda olduğu, dostluklar ve beşeri ilişkilerin mekanikleştiği şu çağa bir parantez açmak istedik bu mütevazı yazıyla…

Tüm olumsuzluklara rağmen;  iyi niyetli olmak, dürüst olmak, vefalı olmak, fedakar olmak, sadık olmak, ahdine bağlı olmak, erdemli olmak, tevazu sahibi olmak, adaletli olmak, hoşgörülü ve münevver kişilikli olmak kısacası ahlaklı olmak ve prensipli olmak her dönemde, her çağda her insan için, daha doğrusu insanlar kadar toplumsal barış ve bir arada yaşama kültürünü muhafaza etmek adına önemli ve değerli bir meziyettir.

Dünyanın en zalim insanı bile yanında sahtekâr, yalancı, çıkarcı ve ilkesiz birinin bulunmasını istemez.  Bu insanlar dahi, sadakatli, dürüst, ahlaklı insanlara kıymet ve değer verirler. 

Bilinmeli ki her kötü dahi iyiye muhtaçtır. Hatta iyiye ve iyiliğe şükran ve minnettarlık duyar. “İnsan ihsanın kölesidir”  hadis-i şerifi de bu durumu özetleyen toplumsal bir öğüttür.

Bu bakış açısı ile geçmiş ve gelecek kaygısını irdelediğimizde gelişen, modern imkânların hayatı kolaylaştırdığı bir dünyaya sahip olurken ahlaksızlığa düçar olabiliyoruz.

Bu durumu, savaş ve katliamlar için kullanılmak amacıyla üretilen silahlardan ya da şifa ve iyilik adına üretilen ama aslında insanlığını sonunu yavaş yavaş getiren ilaç sanayisi için de düşünebiliriz.

Öyle ki ülkelerin bitmek tükenmek bilmeyen sömürme hırsı ve yönetme stratejileri ile farklı ülkelerin rejimlerini dizayn etme ve yönetme oburluğu, insanlığı ve erdem saydığımız değerleri de öğütebiliyor, çürütebiliyor. 

Buraya kadar gücümüz yettiğince dünyada yaşadıklarımız ve özeldeki gözlemlerimize göre genel bir çerçeve çizdik. 
Şimdi gelin bu toprakların insanı olarak “neyi kaybettik” onu hatırlayalım.  Lafı çok uzatmadan konunun özüne üstten aşağı bir bakalım isterseniz.

Maddi ve manevi makamı büyük olan insanlar her sözü duymaz, her lafı üstüne almaz. Her şeye alınmaz, küsmez. Dengeli ve adil karar vermeye özen gösterir.

Büyükler, makamı büyük insanları anında kınamaz, hemen cezalandırmaz veya ödüllendirmez.  Bilakis halden anlar, dil, din, mezhep, meşrep fark etmeksizin her insana merhametle bakar.  Fiilin, sözün hayırlı ve yumuşak olanına uyar. Dikkatlice dinler, tefekkür eder, anlar ve kararını verir. Karar verdikten sonra bundan dönmez.

Onlar artık, talep makamı değil, ihtiyaçları gideren makam olduğunu bilir ve çözüm üretirler.

Görünen ve yürüyen kriter;  düzen ve adalettin âdeta ete kemiğe bürünmüş halidir. Halk ona baktığında azametinden korktuğu için değil, edep ettiği için her işle onu meşgul etmez.

Yine büyükler, diğerkâmlıkta zirvedir, kendisine karşı bir yanlış yapılsa bile şahsın sosyoekonomik düzeyine, mevzubahis konuda canı ne kadar yansa da bunu anlayarak ona hoşgörü ve merhametle eğilip yardımcı olur. Ayıpların üstünü örter ve kötülüğü iyilikle karşılama erdemini gösterir.

Kendisinden maddi ve manevi daha düşük seviyede olan insanları anne şefkatiyle sever ve bir baba gibi onları korur. 
Garibana merhametlidir, onlar arasında ayrım yapmaz.

O, bir mekâna, bir beldeye girince, o beldenin ya da evin ihsan kapıları açılır. İnsanlar “onu nasıl rahat ettiririz” endişesini taşır. O da “sizlere nasıl yardımcı olurum, hangi ihsanları verebilirim” diye dert edinir.

Nefsine yapılanı affeder ama mazluma yapılan kötülüklere set olur, değerlere saldıranın karşısında durur ve bunun terkedilmesi için çaba sarf eder.

Paylaşır, yediğinden yedirir, içtiğinden içirir. Onuru kırılmış mazlumların yanında olur, kalbi kırıkları imar eder, onlara değer katar.

O’nun için önem yoktur değer vardır. Bir yurdu medeniyet eşiği ve beşiği yapma derdi vardır.

Öfke yoktur, sabır vardır…

Rahat yoktur dert vardır, çile vardır…

Hırs yoktur, aşk vardır…

Doğruculuk yoktur, doğru vardır…

Niceliğe değil, niteliğe bakar…

Çoğa değil, kaliteye bakar…

Zalimin karşısında çelikten bir perde, mazluma yumuşak bir eldir.

Kısaca, bereket onunla yürür, rahmet onun ardınca gider, gazap zalime en acı halini onunla gösterir.

Nefsini hak katında yerip, haline şükür edenlerden olur. Bunun Allah’ın ona ihsan ettiği bir nimet olduğunu ve bu dünyanın geçici bir yurt olduğunu, bir gün hesaba çekileceğini bilir. Bundan dolayı da nefsini kendi çalışanlarından, yoldaşlarından, milletinden ayrı görmez.

Bu nazarla kendine baktığı için nimetlerin ve imkânların iyisini kendine ayırmaz,  herkese bölüştürür. Her bir imkânın herkesin adil faydalandığı üstün bir asgari düzeyini oluşturma gayreti içerisinde olur. 

Himayesi ve yanında bulunan insanlar asla mağdur olmaz, bahtiyar olur, acziyetle boğuşmaz. O’na tabi olanlar; acziyetle, mahrumiyet ve dertle gidildiğinde kapısından ihsan ve ikramla döner. .

Değerli Okurlarım!  Bu sözler elbette ki havas içindi.  Peki, “avam içinde kelamınız yok mu” diye sorarsanız…  Tabi ki var.  Sonraki yazımızda avamdan biri olarak kendimden haber vereceğim, buluşmak üzere…

Yazarın Diğer Yazıları