'Terörle mücadele, siyasi tartışmaların dışında devlet politikası olmalıdır'

CHP Elazığ Milletvekili Gürsel Erol, TBMM Genel Kurulu'nda terörle mücadelenin güvenlik politikalarının ötesinde bir devlet politikası ve millî mesele olarak ele alınması gerektiğini söyledi. Geçmişte terör örgütlerinin hedefi olduğunu ve 2017'den bu yana devlet koruması altında bulunduğunu belirten Erol, kişisel yaşanmışlıkların kararını etkilememesi gerektiğini vurguladı. Görüşülen kanunun teröristle değil, terörizmin gerekçeleriyle mücadeleyi hedeflediğini ifade eden Erol, 'Devlet bekası ve devlet meselesi' olarak gördüğü kanuna 'evet' oyu vereceğini açıkladı.

TAKİP ET Google News ile Takip Et

CHP Elazığ Milletvekili Gürsel Erol, TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen kanun teklifine ilişkin yaptığı konuşmada terörle mücadelenin yalnızca güvenlik politikalarıyla yürütülemeyeceğini belirterek, mücadelenin bir “devlet politikası” ve “millî mesele” olarak ele alınması gerektiğini söyledi. Erol, kanuna “devlet bekası ve devlet meselesi” olarak gördüğü için “evet” oyu vereceğini açıkladı.

Geçmişte Tunceli’de terörle mücadele konusunda aldığı tavırlar nedeniyle tehdit edildiğini ve 2017 yılından bu yana devlet koruması altında olduğunu anlatan Erol, kişisel yaşanmışlıklarının söz konusu kanunun değerlendirilmesinde belirleyici olmaması gerektiğini vurguladı.
Erol, “Bunlar benim kişisel sorunum ama bugün görüştüğümüz kanun ülkenin sorunu ve bir millî meseledir” ifadelerini kullandı.

ÜLKENİN SORUNU VE BİR MİLLÎ MESELEDİR DİYE DÜŞÜNÜYORUM

Erol sözlerine şöyle devam etti:“Aslında gelen kanunun içeriğiyle ilgili belki de Türkiye'de bu konuda en açıklayıcı, en detaylı bilgi verecek milletvekillerinden biriyim çünkü ben bölgede geçmişte terörle mücadelede her zaman devletten yana taraf olmuş ve bu tarafını da açık seçik ortaya koyan bir milletvekiliyim. 2017 yılında Tunceli milletvekilliğim dönemimde bizim ilimizde "Necmettin Yılmaz" diye bir öğretmen terör örgütlerince katledildi ve ben o dönem Tunceli Milletvekili sıfatıyla terör örgütlerine karşı meydan okuyarak bir yürüyüş yaptım. Bu yürüyüşten sonra terör örgütleri benim infaz kararımı vererek ölüm emrimi verdiler ve ben 2017 yılından bugüne kadar devletin yakın koruma kararıyla devletin koruması altındayım terör örgütlerine karşı. Yine aynı şekilde, Tunceli Munzur gözelerinde bir mescitin yapılmasıyla ilgili orada yapılan yürüyüşlere verdiğim tepkiden kaynaklı sosyal medyadan, fake hesaplardan  benimle ilgili yüzlerce ölüm emri verildi. Babamın mezarına kadar, köyüne kadar tarif edilerek "Babasının mezarı şu köydedir, yakalayın ve bunu öldürün." diye talimatlar verildi ama geldiğimiz nokta bu konuyu bireysel tepkilerle, yaşanmışlıklarımızla, risklerimizle değerlendirmemeliyiz. Bunlar benim kişisel sorunum ama bugün görüştüğümüz kanun ülkenin sorunu ve bir millî meseledir diye düşünüyorum ve görüyorum.”dedi.

2,3 TRİLYON DOLARIN BU ÜLKEDE YATIRIMA, EĞİTİME, TEŞVİKE, KALKINMAYA DÖNÜŞTÜRÜLDÜĞÜNÜ DÜŞÜNÜN

Ben devlet geleneğinden gelen bir ailenin mensubuyum diyen Erol,“Benim büyük dedem Diyab Ağa Meclisin 1'inci dönem milletvekili ve biz cumhuriyete sadakatıyla bilinen bir aileyiz. Tam yüz dört yıl önce, 1922 yılında Lozan görüşmesine gidilirken Diyab Ağa'nın Meclis kürsüsünden yaptığı bir konuşma var, milletvekilliği dönemde 2 konuşma yapmış. Bir, Yunan ordusu Polatlı sınırlarına geldiğinde Meclisin Kayseri'ye taşınması görüşülürken "Beyler, biz buraya ölmeye mi, kaçmaya mı geldik?" diyerek bir irade ortaya koymuş. Lozan görüşmelerinde de o günkü tutanaklardan size Diyab Ağa'nın aslında bugünü nasıl anlattığını okumak istiyorum. 3 Kasım 1922 Diyab Ağa'nın yaptığı konuşma: "Hepimiz biliyoruz ki ve söylüyoruz ki dinimiz, diyanetimiz, aslımız ve neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık gayrılık yoktur. İsmimiz de dinimiz de Allah'ımız da birdir. Bizim aramızda ayrılık gayrılık yoktur; hep biriz, kardeşiz. Türklük ve Kürtlük üzerine birbirimize düşmanlık üretilemez, hepimiz aynı milletin evladıyız." İşte, bugün Diyab Ağa hangi noktadaysa ben de o noktadayım. Şimdi, bunları söyledikten sonra, terörle mücadeleyle ilgili ben bu kürsüden çok konuşmalar yaptım Sayın Genel Başkanlarım. Ne dedim? Dedim ki: Terörle mücadele güvenlik güçlerin işidir ama terörizmle mücadele Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevidir ve terörle mücadeleyle ilgili bugüne kadar çok farklı hükûmetler geldi geçti, belki 20'ye yakın hükûmet değişti, 6 Cumhurbaşkanı değişti, 12 Başbakan değişti, 15 Genel Kurmay Başkanı değişti. Bu sürede kamu bütçesinden biz toplamda 2,3 trilyon para harcadık. Bugün, bakın, bizim özel sektör ve kamu borcumuz 550 milyar dolar. Bu 2,3 trilyon doların bu ülkede yatırıma, eğitime, teşvike, kalkınmaya dönüştürüldüğünü düşünün, bu ülke belki de Avrupa'nın en güçlü ülkelerinden biri olacaktı.”dedi.  

MECLİSTE GÖRÜŞÜLEN BU KANUN TERÖRİZMLE MÜCADELEDİR, TERÖRİSTLE DEĞİLDİR

Erol sözlerine şöyle devam etti:“Onun için, bugün aslında güvenlik politikalarıyla değil... Çünkü güvenlik politikaların hepsi denendi. OHAL uygulaması oldu mu? Oldu. Her siyasi parti iktidar olduğunda kendine göre bir güvenlik politikasını uygulamaya geçirdi mi? Geçirdi. Askerî tedbirler, polisiye tedbirler, adli tedbirler yapıldı mı? Yapıldı. OHAL uygulamaları, koruculuk sistemi, gıda ambargoları, köylerin boşaltılması, köylerin isimlerinin değiştirilmesi; sonuç aldık mı? Almadık. Niye? Çünkü güvenlik güçleriyle yaptığınız, aldığınız önlemler terörle mücadeledir ama siz terörün gerekçelerini yok etmediğiniz sürece terörizmle mücadele edemezsiniz. Bugün Mecliste görüşülen bu kanun terörizmle mücadeledir, teröristle değildir, ben öyle algılıyorum, öyle değerlendiriyorum. Ve dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde ana omurgalarını oluşturan devlet politikaları vardır ve bizim güvenlik politikamız bir parti politikası olmamalı, bir devlet politikası olmalı çünkü geçmişte her parti geldi gitti, olmadı; Anavatan Partisi iktidar oldu, Doğru Yol Partisi oldu, SHP oldu, CHP oldu, Refah Partisi oldu, AK PARTİ oldu ama sonuç alamadık. Demek ki bunun bir millî davaya, bir devlet politikasına dönüştürülmesi lazım ve Avrupa'da gelişmiş ülkeler kendi ülkelerinin öncelikli sorunlarını her zaman devlet politikası hâline getirmiştir. Mesela, Finlandiya'nın eğitim politikası kim iktidar olursa olsun değişmez, Almanya'nın sanayi politikası değişmez, Japonya'nın kültür politikası değişmez, Hollanda'nın tarım politikası değişmez. Bizim de içinde bulunduğumuz koşullar gereğince güvenliğimizin bir devlet politikasına dönüştürülmesi gerektiği düşüncesindeyim. Niye? Bu, yalnızca iç siyasetin malzemesi değil. Bakın, etrafımızda bir ateş topu var. Devlet tabii ki kendine göre riskleri görür, analiz eder, ona yönelik strateji geliştirir ve önceden önlem alır. Bir tarafta Amerika-İran savaşı, bir tarafta Orta Doğu'daki sınırların değişme riski, İsrail'in yayılma politikası, Rusya-Ukrayna savaşı, Kıbrıs meselesi, Ege'de Yunan adalarının silahlanması; bunların her biri bizim için kısa vadede olmasa bile, uzun vadede güvenlik riski.”dedi.  

DEVLET MESELESİ OLARAK GÖRDÜĞÜM İÇİN "EVET" OYU KULLANACAĞIM 

Erol sözlerini şöyle tamamladı,“Devlet tabii ki tedbir alacak, devlet tabii ki bunu devlet politikası hâline getirecek ve bu ülkede bizlerin üzerine düşen sorumluluk, her konuyu siyaseten değerlendirmemektedir. Bir siyasetçinin görevi nedir? Seçim bölgesindeki vatandaşın tepkilerine göre, istemlerine göre kendini şekillendirmesi değildir; ülkenin gerçeklerine göre seçmeni ikna edebilmesidir. Ben Elâzığ milletvekiliyim, Türkiye'nin en milliyetçi kenti. Cumhur İttifakı'nın dört milletvekili var, Cumhuriyet Halk Partisinden ben varım. Ben eğer bu meseleyi bir devlet politikası değil de bir siyasi mesele olarak görseydim, inanın, dört milletvekilini de Elâzığ sokaklarında yürütmezdim. Ama mesele, benim oradaki siyasi varlığımı kalıcı hâle getirmek değil ki; mesele, devlet adına doğru bir yerde, doğru görev alabilmek. Ben de eleştirileceğim ama devlet adına bir siyasetçinin yapması gereken, önceliği devlettir. Siyaset gelip geçicidir. Bu Genel Kuruldan hepsine Allah rahmet eylesin, Demirel, Bülent Ecevit, Turgut Özal, Necmettin Erbakan, birçok lider geldi geçti. Bunlar Başbakanlık yaptılar, Cumhurbaşkanlığı yaptılar. Bugün Parlamentoda varlar mı? Allah hepsine rahmet eylesin. Partileri var mı? Yok. Peki, devlet var mı? Devlet var. Devlet kim için olmalı? Yurttaşları için olmalı. Onun için, benim birinci önceliğim, önce devletin varlığı. Ayrıca şunu da ifade etmek isterim: Eğer bir ülkede toplumsal uzlaşma olursa size hiç kimsenin gücü yetmez. Bunun en güzel örneği ne? 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı. Bakın, eğer MSP-CHP Hükûmeti olmasaydı... Bütün Avrupa ülkelerinin ambargolarına rağmen Ecevit ve Necmettin Erbakan, Allah rahmet eylesin ikisine de. Kıbrıs Barış Harekâtı'nı gerçekleştirdiler. Ama o koalisyon hükûmeti olmasaydı, CHP tek başına iktidar dahi olsaydı inanın o Kıbrıs Barış Harekâtı'nı gerçekleştiremezdik. Onun için, devlet adına, ülke adına, güvenlik adına, millî duruş adına eğer bir duruş gösterilecekse bunu siyaseten değerlendirmememiz lazım. Bu ülkenin menfaati, yurttaşlarımızın can güvenliği, üniter devlet yapımız, cumhuriyetimiz, devletimizin varlığı, devamlılığı, kriterlerimiz ve değerlerimiz bunlar olmalı diye düşünüyorum. Bu ülke hepimizin, bu ülke AK PARTİ'nin değil, AK PARTİ devlet de değil. Bugün AK PARTİ yalnızca hükûmet; devletler kalıcıdır, hükûmetler gelip geçicidir. Bu vatan hepimizin, bu bayrak hepimizin, bu millet hepimizin. Biz Türk olabiliriz, Kürt olabiliriz, Alevi olabiliriz, Sünni olabiliriz, Zaza olabiliriz, Çerkez olabiliriz, Laz olabiliriz, Gürcü olabiliriz, olabiliriz de olabiliriz ama hepimizin bir tek ortak kimliği var; Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmaktır. Bu kimlikle biz o konulara bakacağız ve sahip çıkacağız. Ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün dediği "Ne mutlu Türk'üm diyene!" işte bu kanundan sonra herkes bunu söyleyebilmeli. Ve bu kanuna ben, bu kadar riskleri alan, bölgede devletçi diye tanınan, terör örgütlerine meydan okuyan bir milletvekili olarak, devlet bekası ve devlet meselesi olarak gördüğüm için "evet" oyu kullanacağımı bilgilerinize sunar, hepinize saygılar sunarım.”dedi.