Bizim çocukluğumuzda; Eylül diğer aylardan farklı gelirdi, bir dönüşüm takvimiydi, neydi bu; harmanlar kalkar, hasılata ulaşılır, bostan zamanıdır, bağlar bozulur, hani atalarımız demiş ya, yazın taşı kışın aşı, bu minvalde kilerler her nevi mahsullerle dolmaya başlardı.
Yapraklar sarararak döne döne yer çekimine karşı koyamaz dökülüp gazel olurken, hasılat muhabbetleri yapılır. Gelen kılıç gibi kış diyerek, yakacak temini hız kazanır, bulgurlar haşlanır, dut unu yapılır. Damlar sıvanır, pestiller yapılır, güneş rayiha verirken duvar diplerinde bol gülücük ve şükürlü muhabbetler kurulurdu.
Yine bu mevsimde biz ilkokul talebeleri olarak heyecanla hazırlanır; babalarımızın aldığı, içi kırmızı cizlavet lastik ayakkabımızı ve okul elbiselerimizi özenle hazırlardık. (1960'lı yıllar)
Tandıra kilelerle ekmek yapılırdı. Köy sokaklarını; yumurtalı taptaze ekmek kokuları sarardı, hayat akışı gereği şimdi Eylül’ün diğer aylardan hiçbir farkı kalmadı, yeşillikleri gazelleştirmesi dışında.
İşte Eylül Ayı’nın çocukluğumuzdan beri farklı telkini bağlamında kaleme aldığımız; Eylül Gelince isimli şiirimizi sizlere takdim ediyoruz..
*
EYLÜL GELİNCE
Göçmenlerin işi, başından aşar;
Kavis çizer kuşlar, Eylül gelince
Zeval gelir güle, solmaya başlar
Gam bülbüle kalır, Eylül gelince
*
Yapraklar ince bir ayrılık sezer
Hazan hududunu gazeller çizer
Hazin sevdaları, bir türkü gizler
Rüzgâr sarı eser, Eylül gelince
*
Bu sene beni de bir hüzün sardı
Hani; bu mevsimde bir bahar vardı.
Şimdi senin yerin bu şiir aldı,
Şairler çoğalır, Eylül gelince
*
Papatya dediğin bir aşk hilesi
Çiğ düşer çiğdeme donar gölgesi
Güle sarılınca bülbülün sesi
Aşk figanı başlar, Eylül gelince
*
Başım duman duman vay lele lele
Ne göz göze geldik ne de el ele
Kim benim gibi bir melek severse
Hicran nedir anlar, Eylül gelince