ELAZIĞ KALEMLERİ ismiyle hazırlığını yaptığımız kitap çalışmasının elbette ki, ilk isimlerinden biri merhum Ahmet Kabaklı Hocamız olacaktır.
Harput’u; ananesi, şiiri, türküleri, mutfağı, inancı, hasletleri, fıkraları, mitolojisi, ezgileri, hikayeleri, biyografisi, Göllü Bağı, Balak Gazi’yi, Arap Baba’yı, Beyzade Hazretlerini, ninnileri, folkloru, sofrası, sekiz köşe şapkası, çörek otu, Hazar Babası, Mastar Dağı, sakosu, Kayabaşı, Koca Çınarı, Ejderha Taşı, toprağı, höllüğü, üzümü, ayvası, dutu ve narı ile, Babıaliye taşıyan isim AHMET KABAKLI hocamız.
Tabirin tam anlamıyla, Harput’un tam göbeğinde 1924 yılında dünyaya gelen yazarımız, 1931 yılında ortaöğretimini, 1944 yılında da Elazığ Lise’sinden mezuniyet belgesini alarak aynı yıl girdiği İstanbul Edebiyat Fakültesini bitirerek, Diyarbakır’da 2 yıl öğretmenlik yapan hocamız, 1946 yılında Son Saat gazetesinde yayımlanan "Yunus Emre mi Yalan Söylüyor, Gölpınarlı mı? " yazısı ile yazım hayatını başlatmış bulunuyordu.
“Hareket” Dergisinde “Ayın Hercümerci “ başlığı altında yazılarını neşretmekte, bu arada “Karacadağ” Dergisinin yönetimini de üstlenmiş durumdaydı, 1951 yılında Aydın Ticaret Lisesinde öğretmenlik görevini sürdürürken, 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesine kaydını yaptıran hocamız;
Tercüman Gazetesinin düzenlediği yarışmada “Üniversitede Münazaralar” isimli yazısı ile birinciliği alarak yazım dünyasına, bir nevi ben de varım diyen Ahmet Kabaklı, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Paris’e gönderilmiş, buradan da yazılarını sürdürmüştür.
Bu arada bizlere örnek olacak azmi ve gayreti ile 1959 yılında ikinci fakülte olarak Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra, kısa bir süre avukatlık yapıp, 1961 yılında Tercüman Gazetesinde “Günışığında” adlı köşesini her gün kapağı açılmamış yazılarıyla donatıyordu.
Çapa Eğitim Enstitüsünde 1969 yılına kadar öğretmenlik yapan Ahmet Kabaklı, 1978 yılında ölünceye dek başkanlığını yaptığı Türk Edebiyatı Vakfını kurdu, 1995 yılından itibaren Türk Dil Kurumu asil üyelik görevini sürdüren hocamız;
14 Aralık 1996 tarihinde Şeyhülmuharrirîn ünvanını ismi ile müsamma kılıp, Harput’umuzu da ulusal ölçekte edebiyat dünyasına tescil etmiş oluyordu.
08 Şubat 2001 tarihinde hakkın rahmetine yürüyen hocamız, okumakla doyamayacağımız miktarda bol bol eser miras bırakmıştır bizlere.
Kültür Emperyalizmi, Müslüman Türkiye, Mehmet Akif, Yunus Emre, Mevlana, Ejderha Taşı, Ecurufya, Sohbetler 1-2, Temellerin Duruşması 1-2, Güneydoğu Yakından, Şiir İncelemeleri, Doğudan Doğuş, Sultanü ş Şuara Necip Fazıl, Şair i Cihan Nedim, Türk Edebiyatı 1-2-3-4-5) Gibi,
Kitâbeti ve hitabeti ile ağzından bal akan hocamız, bakın Harput’taki bir tek kara taşın maverasını nasıl okuyor ve nasıl hikâyelendiriyor.
Ejderha Taşı Efsanesi
Bu efsaneyi de Elazığ'lı değerli yazar şeyhülmuharririn Ahmet KABAKLI'dan dinleyelim:
“Ejderha ne demektir çocuklar? Sizde bilmezsiniz bende... Başkalarıda pek bilmezler. Onu yılanlar Prensesi Şahmaran'ın oğlu veya babası diye tanıtanlar da oluyor. Gözleri eşeklerin gözleri gibi munis gelir bana. Tüyleri kuzu tüyü yumuşaklığındadır. Geceleri rengarenk olur ejderha ve uzaktan ışıl ışıldır. Yavruları da vardır Ejderha'nın. Çocukları da vardır, hatta onları okşadığını, onlarla konuştuğunu hayal ederim.
Aslında küçükken Ejderha'dan korkardım. Daha doğrusu ejderha Taş'ından. Şimdi anlatayım.
Bugünkü Elazığ'ın aslı ve atası olan Harput'u bilirsiniz. Çocukken biz kartal yuvasına benzeyen, çok camili ve çok türbeli, Harput'ta otururduk. Yazlarımız ise, Harput yakınındaki "Göllü Bağ" denilen bol dutlu, elmalı, üzümlü bahçemizde geçerdi.
Babamı henüz tanıyacak yaşa gelmeden kaybetmişim. Annem kardeşimle bizim ellerimizden tutar, bizi Harput’tan Göllü Bağ’a götürürdü. Yolun başladığı bir yassı tepe üzerinde, Harput'a bakar gibi sırtı ve başı havaya kalkmış, devimsi kara bir taş vardır.
Kendisi toprağa gömülmüşse de, sırtı, boynu ve ayağı açıkta kalmış, yürüyüş halinde bir dev hayvan heykelini andıran bu kocaman görüntünün, iki yanında da tıpkı kendine benzer, ikişer yavrusu bulunur.
Annem her halde bizi yutar korkusundan olacak bu büyük ve küçük taşların üstüne çıkmamıza izin vermezdi:
-Bu Ejderha Taşıdır derdi.
-Ne demek ana Ejderha Taşı?
-Oğlum, bu gördüğünüz şey vaktiyle ifrit bir ejderha imiş; yanındakiler de onun yavruları. Bak görüyor musunuz, Harput'un üzerine doğru yürüyorlar! O eski zamanlarda meğer Harput’u yutmaya gelirlermiş de şehirde herkes korkmaya başlamış.
Bunun üzerine, ağzı dualı, gönlü temiz, çok okumuş Allaha yakın adamlar şu karşıdaki eğri minarenin yanında görünen Süt kalesinin mescidine çıkmışlar.
Alın koyup namaz kılmışlar ve hep bir ağızdan halka dua bu canavara da beddua etmişler ki olduğu yerde kalksın.
Harput’u yutmasın..
Kurban olduğum Allah işte o ulu kişilerin dualarını kabul etmiş de bu ejderha ile yavruları hemen şuracıkta taş kesilmişler.
Siz de sakın bu yerlerde bu millete bir eğrilik bir kötülük etmeyin ha... Allah sizi de taş yapar.,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,”
Hayat fani, ölüm ani gök kubbeye bırakılan hoş sedaları toplayıp sesimize katacağız.
Şükranla anıyoruz merhum AHMET KABAKLI hocamızı.