‘Elazığ Kalemleri’ isimli kitap; 81 ilin arasına Elazığ’ı 8. Şehir olarak edebiyat tarihine ikame eden ‘Şehr-engiz’; şair ve tiyatro dalında temayüz etmiş, güçlü bir kalem; araştırmacı bir yazarla; bu çalışmanın kalıcı esere dönüşme hüviyetini kazanmaya güçlüce neden olacak bir isimle devam etmektedir. Bu isim;
ZEKERİYYA BİCAN
Tam bu noktada bir parantez açma gerekliliği ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu çalışmanın, bu kitabın matuf olduğu maksat; Elazığlı yazılı eseri bulunan tüm şair ve yazarların çok kısa hayat hikâyeleri ve eser isimleri ile Elazığlı yazarlar lojmanı gibi bir adres, bir kapak altında toplamaktı ve böyle de devam etmektedir.
Filhakika; bu minval üzere çok seçkin yazarlarımızın kısa hayat hikâyelerini 3-4 sayfa ile iktifa ederek sunmuş bulunurken; ilkeli ve kesinlikle eşit mesafede kalmak kaydıyla; çalışmalar sürüp giderken; eser hacmine göre Şair ZEKERİYYA BİCAN’ın hayat hikâyesine baktığımızda;
Platonik dokusu ile bir set halinde olduğunu gördük, iç içe giren reel hikâyelerin mütemmim cüz gibi bir bütünün, bütünleştiricileri olduğunu, bunların ayrılması halinde vermek istediğimiz yazarımızın hayat kesitinin, platonik ve besleyici ana damarın kesileceği zehabına kapıldığımızdan, bu yazarımızın hayatında mihenk taşı olan esasen; bütün boyutları ile gerek tarihi dokumuz gerekse sevdaların çok güçlü nüansları ile bütün ammeyi ilgilendiren boyutunun çok öne çıkması nedenine dayalı olarak;
Okuyucularımızın lehine mülahaza edilmesi nedeniyle sırf bu değerlendirmeye koşut bu şairimizin hayat aşamalarını
kendi anlatımı bir hikaye ile besleyerek; takdim etmeye çalışacağız.
Buradan devamla;
01.04.1955 Yılında Elazığ’da dünyaya gelen şairimiz; ilk ve orta öğrenimini aynı yerde tamamlayarak, yüksek öğrenimini de yine aynı şehirde; Elazığ Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nin, Makine Mühendisliği Bölümü’nden 1979 yılında mezun olur.
Elazığ Lisesi’nde iki dönem öğretmenlik yaptıktan sonra mühendislik hizmetlerine başlayan BİCAN, öğrenim hayatı sırasında tiyatro ile ilgilenerek; 1974 yılında “Elazığ Bağımsız Tiyatro Grubunu” kurarak 1979 yılına kadar başkanlığını yaparak, bu yıllar arasında 7 tiyatro eserini sahneye koyar.
Bu arada 1973’ten itibaren yerel ve ulusal basında birçok şiir ve hikâyesi yayınlanan yazarın, tiyatro eserleri 1976 yılında Her gün Gazetesi’nde günlük olarak yayınlanır.
Yazarımız;
*
-“Bir Evcilik Oynadın Sen Gelincik” (şiir)
-“Yağmur Çiselerken Ağlamak Daha Kolaydı”(şiir)
-“Kırık Dökük Hatıralar”(şiir)
-“İzler”(şiir)
-“Harput’tan Çanakkale’ye Düşen Yıldızlar”(tiyatro eseri)
-“Azap Günlerinde Harput, Yemen Sarıkamış”(roman)
-“Sekizinci Şehir Elazığ’a Harput’tan İnciler”(araştırma)
-“Sekizinci Şehir İz Bırakanlar”(araştırma-2 Cilt)
- Zikzak Sokak (Roman)
*
İsimli kendi dalında seçkin eserleri edebiyatımıza armağan etmiş bulunmaktadır.
Yukarıda 81 ilin arasına 8. Şehir olarak Elazığ’ı ikame etti derken; merhum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir “ isimli eserinde yer alan; Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul; Ahmet Turan Alkan’ın “Altıncı Şehir “ isimli eseri ile Sivas altıncı sıraya girerken; “Beş Şehir” isimli eser bu bağlamda serileşerek şehirler cevval yazarlarla sırasını bulurlar; “Yedinci Şehir” isimli çalışması ile Özkan Yalçın Amasya’yı yedinci sıraya alır.
Yazarımız Zekeriyya Bican; bu nehir halindeki çalışmaya Elazığ’ı SEKİZİNCİ ŞEHİR OLARAK yetiştirir.
SEKİZİNCİ ŞEHİR (İz Bırakanlar) iki cilt olup; toplam 1500 sayfayı aşkın Elazığ’la ilgili, merhum İshak Sunguroğlu’nun dört ciltlik “Harput Yollarında” isimli eseri ile birlikte başvurulacak çok mühim bir kaynak.
Aynı minval üzere SEKİZİNCİ ŞEHİR (Elazığ’a Harput’tan İnciler) isimli eseri;
475 sayfa olup; 1890–2007 yılları arasında Harput ve onun devamı konumundaki Elazığ’da yaşanmış 34 hikâye içine, şehrin kültürü, sanatı, ticari ve ekonomik durumu sindirilerek anlatılmış ve konularda adı geçen gerçek kişi, yer ve mekân resimleri de temin edilerek resimlendirilmiştir.
Hiç riyasız Elazığ’a bigâne birinin bu eserleri okuması halinde, Elazığ’ı yaşayan kadar malumat sahibi olur. Zira Elazığ’ın son yüzyıl içindeki sosyal ve kültürel yapısı hakkında çok sayıda bilgi ve belge içermektedir.
Zekeriyya Bican’ın sanat meziyetleri arasında şair yönünün de bulunduğunu müşahede ediyoruz.
“Çanakkale’de Bir Garip Akşam” isimli şiirinin– Çanakkale Şehitlerine Selam Olsun Bican – şeklinde ayrıca bir akrostiş şiirinin olduğunu da biliyoruz.
Bu arada yazarımızın baba tarafı 1754 yılında Çanakkale’den memuriyet nedeniyle Harput’a naklen gelen Müderris Mehmet Bican’a soy kütüğü olarak dayandığını, anne tarafının da Elazığ’ın Akçakiraz Köyü’nden geldiğini yazarımızın verdiği malumattan anlıyoruz.
Yazarımızın mesleği mühendislik olmasına rağmen, şair ruhlu olması, ince düşünerek düşündüğünü yazıya dökme özelliği ile edebiyatımıza çok anlamlı katkılar sağlamaktadır.
Yöresel hikâyeler de yazan yazarımızın bazı yapıtları ulusal ve yerel gazetelerde yayınlanmış bulunmaktadır.
Yazarımızın anlattığı Harput’un çok meşhur türküsü “Kara Erik Çağala” nın orjinal öyküsünü paylaşmadan geçemeyeceğiz..
Zekeriyya Bican’ın anlatımı ile.
“Tarih 25 Nisan 1966, -iki gün önce 23 Nisan Bayramına katılmıştım, oradan hatırlıyorum- erikler çiçek açmıştı.)
Veli efendi (Veli Efendi Zekeriyya Bican’ın babasının kadim dostu) erik çiçeklerine bakarak “Yusuf, bu kaçıncı erik çiçekleri? ” (Yusuf Zekeriyya Bican’ın merhum babası) deyiverdi.
Babam, “Kırk yedi...” derken gözlerinden bir damla yaş düştü. Şaşırmıştım, babam durduk yere neden hüzünlenmişti.
Veli efendi, “Hele anlat, nasıl olmuştu o iş? ” dedi.
“Veli, yaşım altmış üç oldu. Olayın üzerinden kırk yedi yıl, evet, tastamam kırk yedi yıl geçti. Erikler, tam kırk yedi kere meyve verdiler, çoğu kuruyup gitti.
Her günkü gibi, bizim beyaz ata binmiş Mezre’ye gidiyordum.
Harput’un çıkışındaki çıkmalı evin pencere camı birkaç kere çalındı. Hem de o kadar şiddetli ki, cam kırılacak gibiydi.
Bakıp bakmamakta tereddüt ettim. İçimden bir ses, dönüp bak, dedi. Dönüp bir baktım ki, ne göreyim, bir ay parçası, bir huri kızı, başından oyalı yazması kaymış, bir çift yeşil gözle gülüyor.
Eliyle ‘gel gel! ’ diye de işaret ediyor...
Deli olacağım. Sabahın bu vaktinde rüya mı, hakikat mı farkında değilim. Harput gibi bir yerde, çok ender rastlanabilecek bir durumdu.
Bir kızın böyle serbest, böyle özgürce hareket etmesi pek normal karşılanmazdı...
Yaklaştım atı pencerenin altına çektim. ‘Yusuf! ’ dedi. Adımı bile biliyordu. Ama ben, daha önce onu hiç görmemiştim. Gözlerim, gözlerine takılı kalmıştı. Dilim tutulmuştu. O konuşuyor, ben dinliyordum. Ama cevap veremiyordum.
Nutkum tükenmişti. İçine düştüğüm o iki yeşil göz, beni esir almıştı. Kız, sarı ipek saçlarını da hiç gizlemiyordu. O an, o sarı ipek saçların bir ömür boyu, boynuma dolanıp kalacağını bilmiyordum. Dalıp gitmiştim...
‘Yusuf, al sana bir kara erik yolda yersin’ dedi. Eriği aldım. Erik değil, sanki gökteki dolunayı bana vermiş gibiydi. Alıp mendilimin içine koydum.
Sonra ‘Yusuf, beni buradan al. İstersen dünyanın ötesine gelirim. Ama beni mutlaka al.
Yeter günlerdir yolunu beklediğim. Dün gece uyumadım, bekledim sabaha kadar. Uykuda kalırsam seni göremem diye çok korktum...’ dedi.
Sadece, ‘Peki peki, tamam...’ diyebildim.
Ah bu cahil kafam, niye acele edip de, o gün alıp gitmedim. O gün Mezre’ye de gitmedim. Atımı eve çevirdim.
Meydan mahallesine bir rüzgâr gibi girdim. Anam, Pembe Hanım, pencereden görüp korkmuş. Yusuf niye böyle telaşla erkenden geri döndü diye. Hemen aşağıya, kapıya inmişti,
‘Oğlum, hayrola. Bu halin ne böyle? ” dediğini duyar gibiyim. ‘Ana’ dedim ‘gir içeri kapı ağzında anlatamam. Ben bittim.’ Anamın gözleri büyüdü birden. ‘Hayrola ne var oğul’ dedi. Bir solukta olanı biteni anlattım.
Anam kahkahalarla gülmeye başladı. Ben bu defa anama kızıyordum. İşin ciddiyetini anlamamış gibi davranıyordu. ‘Ana, gülmeyi bırak. Eğer o kızı yarın bana istemezseniz şu Harput Kalesi var ya; giderim, oradan kendimi aşağıya atarım. Bütün Harput da bana ağlasın, sen de ağla.’ dedim.
Anam, ‘Delisin sen.’ dedi. ‘Bir kız için insan kendini kaleden mi atarmış; o kız senin gadan ala oğul, bir çaresine bakarız.’ derken işin ciddiyetini de anlamıştı. Anam da, ben de, sabaha kadar yatamamıştık.
Anam endişe duymuştu. Bense hayaller ülkesindeydim. Sabaha kadar düğünümüzü hayal ettim. ‘Yusuf beni buradan al! ..’ sözü sabaha kadar kulaklarımda çınladı durdu.
Anam konuyu babama açtığında, babam pek önemsememiş. Kızın ailesini, babasını çok yakından tanıdığını, memur Mehmet Efendi’nin kızı olduğunu, bize de münasip bir gelin olabileceğini belirtmiş.
Lâkin işlerinin o günlerde çok yoğun olduğunu; Halep’e külliyetli miktarda gön ve tabaklanmış hayvan derisi göndermesi gerektiğini, askeriyenin ayakkabı ihtiyacının çok önemli olduğunu falan söylemiş.
Bense, bu arada, geçen üç günümün, üç asır gibi geçtiği biliyorum ama sonradan bir ömre bedel olacağını bilmiyordum.
Dördüncü gün; babamın yüzüne bakarak -o devirde bir evlât babasına böyle bir konuda asla bir şey söyleyemezdi- ‘Baba, benim işim ne oldu? ’ dedim. Babam, şöyle cevapladı: ‘Galiba geç kaldık. Mehmet Efendi’nin tayini Payitaht’a çıkmış. Üç gün önce gitmişler...’
Gök kubbe başıma düşmüştü. Başım dönüyordu. Yine dilim tutulmuştu. Öylece babamın yüzüne bakıyordum. Babam durumumu görünce sarsıldı. ‘Demek bu kadar önemliydi.’ dedi. Yüzümü öptü. ‘Sana çok daha güzel bir eş alacağım, merak etme; unutursun bu günleri, sonrada gülersin haline.’ diyerek elimden tutup yukarıya çıkardı.
Divanın üstüne abanmış ağlıyordum. Babam ‘Hiç görülmemiş bir şey...’ dedi. Babamın cevabı kulaklarımda çınlıyordu; ‘Onlar gitti, şimdi üç günlük yoldalar...’.
Üç günlük yol nedir ki, bilmiyordum. Sandım ki, dünyanın öteki ucuna gitmiştiler. Oysa olsa olsa Kömürhan Köprüsü’nü ya geçmiştiler yahut oradaydılar. Bu günkü aklım olsaydı, gider bulurdum onu. Niye biliyor musun? Ben ona söz vermiştim. O bana gönül vermişti. Ama o gerçeği bilmiyordu.
Bilmeyecekti. Mutlaka intizar etmiştir bana.”
Cüzdanından bir kara erik çekirdeği çıkardı. “İşte bana bu kara eriği vermişti. Eriği yemeye kıyamadım. Mendilimin içinde çürüdü. Sadece çekirdeği kaldı. Askere giderken de yanım da götürdüm. Tam yarım asır geçti.
O nerededir şimdi? Veli kardeş, bir haber alsam, bilsem yerini, gider bulurdum. Dayayıp dizlerine başımı, derdim ki: ‘Ben sözümde durdum. Babamın da kastı yoktu. Sizin gideceğinizi nereden bilecektim...”
Bu olay Harput’ta duyulmuş. Babamın arkadaşları “O eriği niye yemedin? ” diye yıllarca takılıp, şaka yaparlarmış. Anlayacağınız dile düşmüş:
“Kara erik çağala, ye ki yaran sağala”
On altı yaşında yaşadığı ve asla unutamadığı bu olayı, elli yıl sonra anlatırken gözlerinin yaşardığını gördüğümde hayret etmiştim. Hakikaten eskinin aşkları başkaymış. Şimdi, kendisini de, yaşadığı büyük aşkı da saygı ile anıyorum...
Bu olayı anlattıktan bir yıl sonra babam vefat etti. ‘Kara eriğin çekirdeği’, hâlâ cüzdanındaydı.
Sonra ne oldu, ben de bilmiyorum. Ona ve Harput’un bağrında yatan tüm dostlara tanrıdan rahmet diliyorum.
Derler ya: ‘Harputlu severse tam sever. Harput’un sevdaları bir ömür sürer.’
Bu vuslata ermemiş sevda da, bir ömür sürmüş meğer”
***
Özel hayatı dışında kalan zamanını edebiyatımıza hasreden; Elazığ-Harput beyefendisi; bu çok yönlü araştırmacı yazarımız;
ZEKERİYYA BİCAN ;
Evli, iki çocuk babası olup halen Elazığ Fırat Tv.’de, her hafta yayınlanan ve makbul bir reytinge ulaşan; ‘Sekizinci Şehir’ isimli program yapımcılığını deruhte etmektedir.
Mütevazi, gönül erbabı, sosyal ilişkileri zinde tutan, araştırmacı yazarımızın ‘Duamdır’ isimli mısraları ile selamlıyarak, sağlık ve saadet diliyoruz.
*
DUAMDIR
“O” şefkatle bakmasaydı eğer, olurdu kâinat harap,
İnsanlarda olmasaydı şefkat, olmazdı Kevserde şarap,
Nedendir susamış gönüllerde, hâlâ görülmede serap,
Merhametin gazabını aşar, biliriz bağışla Ya Rab...
İnsanlar için insandan önce, yarattın cennetlerini,
Bahşettin iki Cihanda bize, tarifsiz nimetlerini,
Komşu yaptın efendimize, hasret çeken şehitlerini,
Sonsuz minnettarım sana Rabbim, sevdirdin sevdiklerini,
Bilirim bir an gazapla baksan, tarumar olur kâinat,
Dünyalar anlamını yitirir, tükenir süren saltanat,
Şefkatli bakışların olmazsa, neye yarar sensiz hayat,
Korkuyorum günahlarımdan ki, her gün artıyor kat be kat.
Bizi sevmediklerinden uzak et, yoksa kapanır yolumuz,
Bizi sevdiklerinle yakın et, aydınlansın şu yolumuz,
Ruhsatınız olmazsa düşecek, şu kanadımız kolumuz,
Sensiz hiçbir son kabulüm değil, seninle olsun sonumuz.
Seviyorum âşıkım sana ben, istemem sensiz cenneti,
İsteyene ver hakkımı Ya Rab, alsın sensiz o nimeti,
Seni görmezsem eğer yanarım, yaşarım aynı cinneti,
Hiç boşuna çekilir mi yoksa hayatın bunca külfeti...
Umuyor ve bekliyorum senden, ver! o eşsiz merhameti.