R. Mithat Yılmaz, 12 Kasım 1948’de Elazığ’ın Kuzova köylerinden biri olan Uzuntarla’da doğdu. Doğayla iç içe bir köy atmosferinde büyüdü. Eğitim hayatı, o dönem köyünde okul olmaması sebebiyle komşu köy Cip’e yapılan zorlu yolculuklarla başladı. İlkokulun son yılını köyüne yeni yapılan okulda tamamladıktan sonra Mezre Ortaokulu ve Elazığ Ticaret Lisesi’nde eğitimine devam etti.
“Edebiyata olan düşkünlüğümden dolayı, okul müdürümüzün de edebiyat öğretmeni olması benim için bir dönüm noktasıydı. Bir gün beni odasına çağırdı; 'Teneffüste gel yanıma,' dedi. İçimi bir korku kapladı, 'Ulan ne hata yaptım, ne günah işledim?' diye düşünmeye başladım. Kendi kendime 'Ben bir şey yapmadım ki' diyerek teselli bulmaya çalışıyordum. Odaya girdiğimde, 'Sayın müdürüm, beni çağırmışsınız,' dedim. Eliyle koltuğu gösterip 'Gel, otur bakalım,' dedi. Ben çekinerek 'Oturmayayım efendim,' desem de ısrar etti: 'Oturdum.'
Önce ailemden başladı: 'Baban ne iş yapıyor?' diye sordu. 'Babam köylü, çiftçi efendim,' dedim. Asıl merak ettiği konuya geldi: 'Senin bu edebiyat merakın nereden geliyor? Bu okulda herkesin yazdığını okuyorum ama seninkiler bir başka, çok farklı. Evinizde kitaplık, kütüphane var mı?' diye sordu. 'Yok efendim, öyle bir şey yok. Sadece bir iki kitabımız var; Yunus Emre İlahileri gibi...' dedim. Çocukluğumdan beri okumaya karşı bitmek bilmeyen bir hevesim olduğunu anlattım.
Müdür Bey beni dikkatle dinledikten sonra, 'Bak,' dedi, 'Sen bu sene mezun oluyorsun, ne düşünüyorsun gelecek için?' Bilmediğimi söyledim, 'Sayın müdürüm, siz ne arzu edersiniz? Nasıl bir yol izleyeceğimi gerçekten bilmiyorum,' diye ekledim. O dönem ticaret lisesi mezunlarını tam lise mezunu saymıyorlardı; üniversite yolu için altı fark dersinden sınava girmemiz gerekiyordu.
Bana o gün şu yolu çizdi: 'Önce öğretmen okulundan bir öğrencinin son sınıf ders kitaplarını bulacaksın. Onlara sıkı çalışıp sınavlara girecek ve öğretmen olacaksın. Öğretmen olup bir köye atandığında ise boş durmayacaksın; hem lise mezunu sayılmak için o fark sınavlarını verecek hem de ardından üniversite sınavına gireceksin.' Benim yolum, o gün o odada, bir öğretmenin vizyonu ile yeniden çizilmiş oldu."
Kitap tutkusu öyle bir boyuttaydı ki, Ahmet Kabaklı’nın Türk Edebiyatı kitabının ilk cildini alabilmek için para biriktirmiş; Cebir (matematik) derslerinde ise defterinin arasına gizlice şiirler yazmıştı. Hatta bu yüzden öğretmeni tarafından arka sıraya sürgün edilmiş.
1968 yılında, henüz 21 yaşındayken Ticaret Lisesi’ni bitirip girdiği sınavlarla öğretmenliğe adım attı. İlk tayin yeri eskiden Palu’ya bağlı olan Çakmakkaya köyü oldu. Burada imkânsızlıklar içinde hem çalıştı hem de müdürüne verdiği sözü tutmak için lise fark derslerine hazırlandı. Ardından asker öğretmen olarak Diyarbakır Silvan’da görev yaptı. Manisa’daki kısa süreli askerliğinin ardından Elazığ’a döndü; Baskil ve Hankendi civarındaki köylerde uzun yıllar çalıştı.
Meslek hayatı boyunca sadece bir öğretmen değil, aynı zamanda bir kültür elçisi gibi davrandı. Veliler ve öğrenciler üzerinde bıraktığı intiba o kadar güçlüydü ki, emeklilik vakti geldiğinde okul yönetimleri ve veliler onu bırakmak istemedi. 25 yılda emekli olabilecekken, çevresinin yoğun talebi ve öğrencilerine olan sevgisiyle görevini 35 yıla tamamladı.
Yazmaya ortaokul yıllarında başlayan Yılmaz, lise yıllarında mahalli basını aşarak ulusal düzeyde tanınmaya başladı. Türk Folklor Araştırmaları Dergisi’inde, Turan ve Uluova gazetelerinde yazıları yayımlanır. Fikret Memişoğlu’nun çıkarmış olduğu Yeni Fırat Dergisi’inde de yazdı.
Ayrıca o dönemde bir yarışmaya nasıl girdiğini şöyle anlatır. "Öğrencilik yıllarımda, o dönemin Türk edebiyatında adeta bir okul sayılan, Mehmet Çınarlı’nın çıkardığı meşhur Hisar Dergisi bir yarışma açmıştı. “Türkiye’nin bir numaralı dergisiydi benim gözümde. Yarışma, lise mezunları arasındaydı ve ben o sırada köyümdeydim. Cebimdeki bir kurşun kalemle kağıda döktüm mısralarımı. Bir vesileyle Elazığ’a gittiğimde, o kurşun kalemle yazdığım şiiri büyük bir umutla yarışmaya postaladım. Sonuçlar açıklandığında ise gözlerime inanamadım: Türkiye çapında dokuzuncu olmuştum. Köydeki bir gencin, kurşun kalemle yazdığı şiiriyle Türkiye’nin en prestijli dergisinden böyle bir derece alması benim için sadece bir başarı değil, edebiyat yolculuğumun en kıymetli madalyasıydı."
Yazar, sanatı hiçbir siyasi veya dar kalıba hapsetmeden "güzelliğin ve ifadenin gücü" olarak savundu. Titiz ve "kılı kırk yaran" üslubu nedeniyle eserlerini kitaplaştırmada aceleci davranmadı: Yayımlanan eserleri arasında “Kuş Defteri” (1999) çocuklara ve eğitime duyduğu hassasiyetin bir ürünü olarak öne çıkar. “Şiir Şiir Elazığ” (2006) adlı antoloji, doğup büyüdüğü topraklara bir vefa borcu niteliğindedir. “Sözden İçeri” (2018) ise yılların birikimini yansıtan, şiir anlayışının olgunluk dönemine ait bir eserdir.
Emekli olduktan sonra köşesine çekilmek yerine, Elazığ’ın en önemli kültür odaklarından biri olan Manas Kültür Evi’nin faaliyetleri arasında yer alıyor. Faaliyetlerde kimi zaman bir eleştirmen gibi eserlerin hakkını teslim ediyor. Kimi zaman ise toplantının konusuna göre şiirler okuyor. Yılmaz, ticaret derslerinden kaçıp şiire sığınan o genç çocuğun heyecanını, bugün hala bir "kelime işçisi" vakarıyla taşımaktadır.
KÖYDE SONBAHAR
Gölgeler soğuk ve derin aktığı vakit
Zaman bir yüksüf suda erirken
Kuşların kanadı güneyi gösterir ya
Kuşatır ufukları bir salgın sarı
Okur tebliğini toz-duman içinde
Başlar duruşması yeşilin, gülün, güneşin
Düşlere karışır temmuz, nisan unutulur
Kışı demler tepemizde o baygın kalay
O dolunay filizi, o mercan ses nerde durur
Nedir bu dönence yangını, bu alev-enkaz
Yüreğimizde kurgu taylar, köpük, heyelan…
Muharref bir adrestedir şimdi yaz.
Öylece bozulur bağlar, cevizler çırpılır
Toplanır üzümler, alınır kandillerle armutlar
Damlarda çiğitli pelür pestil
Dallarda hevenk hevenk orcikler oğul verir
Tandır başlarından kınalı maniler
Tarlalardan bir yağız hoyrat yükselir.
Ağar yer, alçalı gök, daralı hudutlar
Bir başka fasıl, bir erte cüzdür bu.
Külrengi bir hüzne batar asırlık dutlar
El ayak çekilince çekilmez olur
-Talan etmiştir de sanki haydutlar-
Bahçeler dilsiz bir negatiftir artık.
Ve yorgun ihtiyar güneşlerken şahnişinde
Alıp satarken acı-tatlı binbir hatırayı
Hatırlar ki -yüreği aahh- dün gece düşünde
Yıllar evvel ölen ayâlini görmüştür.
Ve yoklar içini, iner salıncağından simyanın
Ve anlar, kırılmıştır çömlek; esrar dökülmüştür.
SU DEĞİL FIRAT
Su değil sevdadır Fırat
Taşır ağır yükünü ve devreder
Akşamdan sabaha
Ferhat'tan Emrah' a
İlk kavildir ve son yemin
Kendi yaratmıştır hüznünü ince
Bakıştan, gülüşten, öpüşten…
Su değil sultandır Fırat
Taht-1 âlâ
Dediği yerde göl olur
Değdiği yerde gül biter.
El çırpar dağa, ovaya, denize
Basra ayağına gelir.
Su değil sâzandır Fırat
Uçurumlarda külsüz yangın
Açıl ölüm açıl der bir mevsim
Bir mevsim armağanlar sunar
Toprağımı, evimi su dibi tanrılarına
¬¬-Çok söz, çok naz götürür süveydam-
Yanmayı az bulur
Sükûtu seçer.
Su değil sühandır Fırat
Neler çeker aşk elinden
Önce o vardı, sonra o
Damlada saklıdır mecazı
Akışık bir misradır serv-i revan
Salınır, süzülür, savrulur..
Kimse duymayınca acısını
Tutar efsane olur.