Önceki yazımda belirttiğim üzere, bu yazımda Avusturya eğitim sistemine dair notlarımı paylaşmak istiyorum.
Avusturya’da zorunlu eğitim dokuz yıl. Okul öncesi eğitimi bu süreye dâhil değil, okul öncesi eğitimde bir zorunlulukta yok. Ancak tüm aileler öğrencilerini okul öncesi okullarına yolluyorlar. Dokuz yıllık zorunlu eğitimin içerisinde bizdeki gibi ilkokul, ortaokul ve liseler bulunuyor. Fakat bizdeki gibi temel eğitim ve orta öğretim gibi bir ayrım tam olarak yok. İç içe geçmiş karmaşık bir yapıya sahip. Burayı biraz dikkatli okumanızı tavsiye ederim. Sakın, “Nasıl yani, böyle olur mu?” da demeyin. Çünkü oluyormuş ve hatta olmuş.
İlkokul eğitimi ile başlayalım. Çünkü orada bir ilkokulu gezme fırsatı bulduk ve gözlerimizle olaya vakıf olduk. İlk olarak şunu belirtelim. Okul Müdürü ders saati olmadığı için bizlere bir selam verdi ve bir daha da görmedik. Türkiye’de bunu bir müdür yapsa, Allah muhafaza, adama ya da kadına artık müdür kimse işte demediğimizi bırakmayız. Okula misafir gelmiş. Müdür gidiyor. Büyük terbiyesizlik sayılır bizde bu. Ama medeni Avrupa orası, onlar yapınca hoşuna giden bir kesim var ülkemizde, maalesef, maalesef.
İlkokullarda sınıflar 25 kişi civarında, zaten ülkenin nüfusunu ve hane başına düşen çocuk sayısını göz önüne alacak olursak bu doğal bir sonuç. Okul binası okuldan çok bir apartmanı andırıyor. Okul bahçesi sanki de yok gibi bir şey. Ne diyeceğimi bilemedim. Sınıflar bizim sınıflarımızdan daha küçük. Sınıflarda kara tahta kullanılıyor. Yansıtma sistemi ise ister inanın ister inanmayın. Hatta inanmayanlar için görsel verebilirim. İlkel bir sistem olan çubuk yansıtıcılı tepegöz kullanılıyor. Ders kitaplarından belirli bir ücret alınıyor. Öğretmeneler odasını söylemeseler ya da var olan bilgisayarlar ve fotokopi makinasını görmezseniz, sınıftan farkı yok. Bir sınıfa biri asıl diğeri yardımcı öğretmen olmak üzere iki öğretmen giriyor. Sebebi ise teneffüslerde okul binası dışına çıkmak yasak. Öğrenciler, ya kendi sınıflarında kalacaklar ya da okul içinde bulunan etkinlik sınıflarında olacaklar. Etkinlik sınıfı deyince aklınıza devasa mekânlar sakın gelmesin, oldukça küçük ve materyal olarak oldukça yetersiz. Zemin döşemleri ise uygun değil. Okulun koridor ve merdivenleri ise ancak iki kişinin geçebileceği kadar. En nihayetinde medeni Avrupa yine karşımızda; kız ve erkek öğrenciler aynı tuvaleti kullanıyor. Sakın olmaz demeyin. Çünkü olmuş. Bizim okullarımızda oldukça önem verilen iş güvenliği unsurlarına orada hiç rastlamadık. “Bütün ilkokullar böyle mi?” sorumuza cevap olarak, aşağı yukarı aynı olduğunu söylediler. Öğretmen ihtiyacının ise oldukça fazla olduğu bilgisini öğrendik. Bilmem bu durum size tanıdık geldi mi? Kısaca bizim okullarımız eğitim ortamı olarak çok çok çok üstün. Mantalite olarak da Avusturya’nın üzerinde olduğumuzu gördüm.
Buraya ilginç bir anekdot eklemek istiyorum müsaadenizle. Geçirdiğimiz Covit-19 salgını döneminde Avusturya’da da uzaktan eğitim modeli uygulanmış. Fakat birçok öğrencinin tablet ya da bilgisayarı olmaması orada da sorun olduğundan yerel yönetimler ve merkezi hükumet ihtiyacı olan ailelere tablet ve bilgisayar desteği yapılacağını vadetmişler. Bu durum bize ne kadar tanıdık geldi değil mi? Ama arada çok büyük bir fark var. Bilin bakalım ne kadar dağıtım yapılmış. Ben sizi yormayayım, cevap; kocaman bir sıfır. Bizim ülkemizde ise bir okul yöneticisi olarak, devletimizin dağıttığı tabletlerin yeterli olmamakla beraber hatırı sayılır adetlere ulaştığının şahidiyim.
Dört yıllık ilkokul eğitiminden sonra karmaşa başlıyor. İlkokul döneminde başarılı bulunan öğrenciler direk lise eğitimine başlıyor. İstedikleri takdirde 5 yıl lise eğitimi alıp zorunlu eğitim süresini tamamlayınca ailenin talebi üzerine okulu bitirmeden ayrılabiliyorlar. İlkokulda başarılı bulunmayan öğrenciler ise dört yıl ortaokul eğitimine tabi tutuluyor. Bu süre sonunda zorunlu eğitimin kalan bir yılını lisede tamamlama hakları var. Ortaokul eğitimi devam ederken öğrencilerin yeterli seviyeye ulaştıkları düşünülürse dört yılı tamamlamadan liseye geçebiliyorlar. Çok fazla detaya girmeden
özetle durum bundan ibaret. Zira detaya girince hepten içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Çünkü lise eğitiminin de kendi içinde farklılıkları var.
Şimdi hep beraber biraz beyin jimnastiği yapalım. Sizce de karmaşık değil mi? Bazılarımıza güzel gelebilir. Ancak tablo hiç de öyle değil. Çünkü liseye gidemeyip ortaokula devam eden daha sonra liseye sıçrama yapan öğrenciler ile direk liseye başlayan öğrenciler arasında doğal bir yaş farkı ortaya çıkmaz mı? Bu yaş farkı farklı türde eğitimsel ve öğretimsel sıkıntıları beraberinde getirmez mi?
Biraz da bizim mantalitemize göre ilerleyelim. Diyelim ki bu model çok mükemmel ve bizlerde çok beğendik. Türkiye’de ilkokuldan sonra senin çocuğun başarısız, liseye gidemez diyecek olsak, çocuğunun durumunu kaç aile kabul edecek. Hemen çocuklarının psikolojisi bozulmaz mı? Sonra o psikolojiyi nasıl toplayacağız? “Tüm suç mutlaka öğretmende ve sistemdedir.” deyip eğitim sistemimizi yerden yere vurmaz mıyız? Bir diğer bakış açısına göre bireyler arasında ayrımcılık ve damgalama olmaz mı bu? Bunu Türkiye’de kabul edecek ben dâhil tek bir ebeveyn göremiyorum. Sizler ne düşünüyorsunuz? Yazımın altına olumlu ya da olumsuz düşüncelerinizi yazabilirsiniz. Buradan Hâkimiyet Gazetesi yönetimine de teşekkür ederim. Çünkü bariz hakaret ve küfürler hariç her yorumu yazılarımızın altında yayınlıyorlar.
Burada meslek liselerine ayrı bir parantez açmak istiyorum. Çünkü meslek liseleri orada çok kıymetli ve öğretmen ücretleri de bu kıymeti ortaya koyuyor. Miktarını daha sonra belirteceğim.
Gelelim üniversitelere öğrenci seçimine. Buradaki üslubumu kaba bulabilecekler olacaktır. Lütfen tavrımı mazur görün. “Dertli söyleğen olurmuş.” demiştim ya o yüzden işte. “Avrupa’da üniversite sınavı yokmuş.”, “Vaaay be ne ala Avrupa”, “İsteyen sevdiği bölüme rahatça gidebiliyormuş.”, “Vay be”. Yok mu gerçekten? Var var hem de dik alası var.
Avusturya da üniversite sınavına girebilmek için önce lise yeterlilik sınavından geçmeniz gerekiyor. Önceleri bu sınavı okullar kendisi yaparmış. Sonra, adam kayırmacılıkların fazla olduğu anlaşılınca merkezi sınavlar yapılmaya başlanmış. “Aaaaa! Biri adam kayırmacılık mı dedi?”, “Hem de Avrupa’nın göbeğinde.”, “Ama nasıl olur? Mustafa Bey bence yalan söylüyor.” Diyenleriniz olabilir. Ama gerçek bu yapacak bir şey yok. Valla bende kendilerinin yalancısıyım. Benimle birlikte gelen Eğitim Liderlerimiz de buna şahitlik ederler zaten.
Biz devam edelim konumuza. Lise yeterlilik sınavını verenler üniversite sınavına girmeye hak kazanıyorlar. Burada bizden farklı bir yol izliyorlar. Şöyle ki, gitmek istediğiniz üniversite ve bölüme siz karar veriyorsunuz ama sınav yine var. Sınavı o üniversiteye özel yapıyorlar. Başarısız olanlar, aldıkları puanı, başka bir üniversite ya da bölüme gidebilmek için kullanamıyorlar. Yani otomatik olarak bir sonraki yıla kalmış oluyorlar. Bu durumun iyiliği ya da kötülüğü de kişiden kişiye göre değişir. Farklı fikirlere saygım sonsuz.
Yazının yine uzadığının farkındayım. Ama sıkılmadığınızı sanıyorum.
Şimdi biraz da öğretmen ücretlerine değinelim. Burada da ülkemiz açısından büyük bir yanılgı var. Önceki yazımda belirttiğim yaşam standartlarını göz önüne alarak değerlendirmenizi isterim. Okumayanlar lütfen geri dönüp okusunlar.
Bir öğretmen Avusturya’da 2400 Euro aylık ücret alıyor. Fakat meslek liseleri istisna, oralarda görev yapan öğretmenlerin 4800 Euro’ya kadar çıkabildiği söylendi bizlere. Yani anlayacağınız Avusturya yaşam standartlarına göre alınan ortalama ücret oldukça yetersiz.
Orada gördüğümüz olumlu şeylerde var tabi ki. Mesela veliler randevu almadan müdürle veya öğretmenle görüşemiyorlar. Okulda yaşanabilecek insani kazalar, sene başında velilere anlatılıyor. Bir nevi sözleşme yapılıyor. Belirtilen bu tip olumsuz hususlar gerçekleşirse, öğretmen veya okul idaresi sorumlu tutulamıyor. Biz de ise tam tersi bir durum söz konusu. Artık ülkemizde veliler maalesef bizim sahibimizmiş gibi davranıyorlar.
Binaların tadilat işleri yerel yönetimler tarafından yaz tatilinde tamamlanıyor. Okul idaresi, tadilat işleri ile minimum düzeyde uğraşıyor. Yıl içerisinde meydana gelebilecek tadilatlar ise önem sırasına göre kodlanmış ve ona göre yapılıyor. Örneğin; sınıfta bir cam kırılırsa, belediye görevlileri aynı gün taktırmak zorundalar. Bu kültürün mutlaka bizde de yerleştirilmesi gerekiyor.
Hülasa:
Osmanlı zamanında batı meraklısı, kendi insanını küçük gören zümreye Tuti-i Garbi (Batı papağanı) derlermiş. Günümüzde de maalesef bu papağanları sıklıkla görüyoruz. İşin ilginç yanı batı da bizi papağan olarak görüyor. Heyhaaaat! Bu yaman çelişkiden bir an önce kurtulmamız gerekmektedir. Oralardan en bariz eksiğimiz olan insan davranışlarını düzeltmeye odaklanmamız gerek. Gerek tarihsel, gerek kültürel ve gerekse kaynaklar bakımından güçlü ve büyük bir Devlet olduğumuzun farkına varmalıyız artık.
Bir yazı da sağlık sistemi için yazılabilirdi ama gerek görmüyorum artık. Şunu bilin yeter; doktor ve hastane ihtiyacı oldukça fazla ve bir MR için en az üç ay sıra veriyorlar. Bilmem anlatabildim mi?