“Dün gece yar hanesinde yastığım bir taş idi.
Altım çamur, üstüm yağmur, yine gönlüm hoş idi.”
Bu sabah okula giderken dilime dolandı bu türkü. Sözlerini Alvarlı Lütfi Efendi’nin kaleme aldığı bu enfes türkü, Erzurum yöresine aittir. Hele hele büyük sanatkâr Mükerrem Kemertaş’ tan dinleyince tadına doyulmaz bir resital halini alıyor. Dinlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Aslında, sosyal medya hesaplarımdan, eseri paylaşmak istedim. Aniden bundan “Çok güzel bir köşe yazısı çıkar.” fikri zihnime yerleşince paylaşımdan vazgeçip hemen bilgisayarımın başına kuruldum ve yazmaya başladım.
Geçen günlerden birinde evde de yine benzer bir hal olmuştu. Kitap okurken Müzeyyen Senar hanımefendinin icra ettiği “Şarkılar seni söyler.” adlı eşsiz eser aklıma gelmiş ve defalarca dinlemiştim. O zaman da “Bu ölümsüz kişiler, neden öldüler ki?” diye bir paylaşım yapmak içimden geçmişti. O paylaşımı da daha sonraya ertelemiştim. Onun da vakti şimdi gelmiş demek ki.
“Her şey kendi vaktinin gelmesini beklemektedir.”
Ölüm mutlak hakikat, fakat ölümsüzlük te pekâlâ mümkün aslında. Bunun için, sihirlere, efsunlu yiyecek ve içeceklere de ihtiyacımız yok. Dünyada bıraktığımız “hayırlı eserler, karakter sahibi kişilikler, hayırlı evlatlar” hem bizi ölümsüz kılar hem de amel defterimizin kapanmamasını sağlar ve öldükten sonra da sevap hanemize bunlar işlenir. Yaratanın, teslim olanlara yaptığı bu pozitif ayrımcılık ta kısa bir hatırlatma olarak burada kalsın.
Klasik olarak hep şunlar söylenir. “Nerde o eski şarkılar?”, “Nerde o eski sanatçılar?” E aslında hepsi duruyorlar. YouTube, Spotify gibi uygulamalardan aratınca hemen karşımıza çıkıyorlar. Çünkü onlar gerçekten ölümsüz eserler ve şahsiyetler. Sorun şurada, “Artık onları tanıyan ve dinleyen yok.” “Artık o duygular yok.” desek mübalağa etmiş olmayız. Günümüz gençliğini bir kenara bırakalım, şu anda sanat icra ettiğini iddia eden icracıların bile birçoğu Mükerrem Kemertaş’ı tanımaz bile. Varın gerisini siz düşünün.
Şimdi bu eserleri icra edecek sesler yok mu? Hem de en ala sesler var. Fakat dertleri başka olunca olmuyor işte. Kapitalizm ve eğlence baronları, hem bu güzel sesleri hem de bizleri tüketmek için başka başka ürünler önümüze koyuyorlar.
Yeni türküler çıkmıyor diyoruz. Bunda da yanılıyoruz aslında sayısı az da olsa, o da var. Bizlerin öğrenmek gibi bir hevesi ve gayesi yok. “Fakat o duygular var mı?” diye, soracak olursanız. Ona da “var” derim ama şunu da eklerim, maalesef var olanı da çok çabuk tüketiyoruz. Duygular bile fast food olmuş. Al eline, ayaküstü ye, kabuğunu çöpe at. Çöpe attığın hangi duygunun kalıntısı diye hiç düşünme. İçini boşalttığın kimin elbisesi acaba?
İki satır söz, iki satır nakarat, bol miktarda manasız gürültü daha ilgi çekici geliyor bu günlerde. Bize dayatılanları baş tacı etmek gibi bir huyumuz var.
Yeni nesil icracılarımız var demiştik. Birkaç ehlin kulaklarını çınlatalım. Sayamadıklarımızın da affına sığınarak tabi ki.
Hemşerimiz “Ender Balkır” var mesela o müthiş duyguyu bize hem de hiç zorlanmadan aktaran, bozkırın tezenesi Neşet Baba’dan icazet almışçasına içten söyleyen “İsmail Altunsaray” var. Adı gibi türkülerin nazını çeken Nazlı Öksüz var. Türküleri, orijinal tavrı ile söylemenin önemine daima vurgu yapan türkü hocası “Orhan Hakalmaz” var.
Sayıları az da olsa yeni türküler de var dedik. Buna örnek verirken aklıma ilk gelen kişi tartışmasız Prof. Dr. Erol Parlak’tır.
Erol Parlak kimdir acaba?
TRT’nin yapımını üstlendiği çok güzel bir program vardı. Zaten bu tarz programlar da endemik türler arasına girip bulunamaz hale geldi. “Vapurda Çay Simit Sohbet” işte o nadir kalite programlardan bir tanesidir. Programın Erol Parlak’ ın konuk olduğu bölümünü(206. Bölüm) mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. O zaman hocanın kim olduğunu daha iyi anlamış olacaksınız. İzlerseniz bende güzel bir şeye vesile olmanın sevabını almış olacağım. İzlemeyecek olanlarınız da çok olacaktır. O yüzden ben işimi sağlama alıp, hocanın kıymetini kendi ifadeleri ile örneklemeye çalışayım. Programda, “Halk Müziği nedir?” sorusuna verdiği cevap muhteşemdir. E zaten ölümsüz olmakta öyle basit bir şey değil ya. Tarihe not düşmek gerekir. Hocanın cevabı mealen şöyledir: “Bu tanım yanlıştır. Bu bizim “geleneksel müziğimizdir”. Gelenek çok kıymetli bir şeydir. Bizim tarihimize ait bütün olaylar, bütün kültürel kodlarımız, aidiyetlerimiz, sosyal kodlarımızın hepsi bu müziğin içerisindedir. Halk Müziği adlandırması batılı hocaların ifadesidir. Gelenek; gelene-ek demektir. Herkes bir öncekine “ek” yaparak bu günlere kadar getirmiştir. Halkın kendisi müzik yapmaz. Halk müziği beğenen ya da beğenmeyen durumundadır.” diyor. En sonda söylemesi gereken şeyi ise programın başında söylüyor. “Çekmediğimiz derdin türküsünü söylemiyoruz biz.” Bu eşsiz tespit olayı özetliyor aslında. Şimdi dert çeken az olduğu için yeni türküler de doğal olarak azalıyor. Yeni türkü tabirine tekrar gelmişken Erol Hoca’nın bu yıl çıkardığı “Yunus Dilinden” albümünü mutlaka dinleyin. Görün, bakın yeni türkü derlemesi oluyor muymuş, olmuyor muymuş?
Bahsi kapatmadan şu örneği de unutmayalım. Son deprem felaketinden sonra tüm Türkiye’yi duygulandıran sözleri Berat Ekmekçi’ye, müziği Bektaş Dolu’ya ait olan, icrasını ise türkü emekçisi Sevcan Orhan’nın yerine getirdiği “Öldükten Sonra” adlı türkü de halkın dertleri ile dertlenince çok güzel şaheserlerin çıkabileceğine güzel bir örnektir. Fakat keşke bu olay üzerine olmasaydı demeden de edemiyor insan. Zira o tarifsiz acılar hala çok taze. Yeri gelmişken sabır dileklerimizi de yenilemiş olalım.
Tabi dertlenmek deyince hep olumsuzluklar akla gelmemeli. Güzelliklerle de dertlenilebilir. O zaman da daha pozitif güzellikler muhakkak ortaya çıkacaktır.
Güzel dertlerle dizelere dökülen, müzikle şenlendirilen, billur bir ses ile bize ulaştırılan türkü dolu günlerimiz bol olsun inşallah.