Mustafa Demirbağ

Bezm-i Elest'ten Bir Koku

Mustafa Demirbağ

İlkbahar ayları, genellikle en çok sevilen zamanlardır. Güneşin tatlı gülümsemesi ile beraber, tabiatla birlikte bizlerin de içimizi ısıtmaya başlaması, yağan yağmurlarla beraber canlıların uyanışı, derelerin, ırmakların daha bir gür akması, su kenarlarının, yamaçların, ovaların yeşillenmesi, rengârenk çiçeklerin açması adeta toprak yüzeyinde farklı bir gökkuşağı havası oluşturuyor. Parfüm kokularına inat, tüm tenlere uyan büyülü bahar kokuları her yeri kaplıyor.

Beni yakından tanıyan dostlarımın, “Bunları söyleyen sen misin?” dediklerini duyar gibiyim. Çünkü yeşilliği çok sevmememle bilinirim. Aslında bu yalın bir sevgisizlik değil. Yeşilliğe, doğaya karşı bir tatminsizlik de değil benimki. İki cephe arasında kalmanın bırakmış olduğu zihinsel bir yansımanın neticesi aslında. Kısaca şöyle izah edecek olursam; okul zamanı şehir, tatil zamanı köy yaşantısı her iki tarafa da tam bir aidiyet besleyemememe neden oldu sanki. Sanki si fazla aslında, aynen de öyle. Bazen, köyde çektiğim fotoğrafları sosyal medya hesaplarımdan paylaşıyorum, herkes gibi. İlk gelen yorumlar “Ne kadar güzel.”, “Bir gün bizi de götür.”, “Ben, köyü çok seviyorum.” vs. vs. vs. oluyor. Herkes gibi dedik ama değil işte, tam olarak öyle değil. Dışardan bakanlar salt bir görsellik ve eğlence olarak görüyorlar ama orada yaşanan hayat savaşını ve zorlukları ancak yaşayanlar bilir. Gelin bakalım, sabah namazı ile kalkıp, akşam namazı ile beraber evinize girin de görün, köy o kadar güzel miymiş? Hep bireysel mutluklarımızın peşinde koşmamız, birçok emeği görmemize mani oluyor. Ben merkezli bir körlük hali en kötü düşünce biçimlerinden biridir. Haaa diyebilirsiniz, “Yapma o zaman kardeşim, madem bu kadar zorluyor seni.” Buna karşılık verecek tek bir savunmam olabilir, “Vefa duygusu ve anılar bırakmıyor.” Dediğim gibi ben hep bu ikilem arasında zihinsel bir kavga verdiğim için o sevgisizlikmiş gibi görünüyor, yoksa Yaradan’ın kusursuz nizamı sevilmeyecek gibi değil tabi ki. Özetle, sevmediğim doğa değil, bölünmüşlüğü sevmiyorum.

Aslında başka bir şeyden bahsedecektim. Fakat zihnimdeki konu farklı bir noktaya evrildi. Sevgi, sevmek ve bahar kokusu dedik bir yola girdik. Madem öyle oldu buradan yola devam edelim.

Sevdiğimiz, beğendiğimiz her şey bakış açısının farklılığına, yaşanılan zamana, içinde bulunduğumuz ruh haline göre daha bir anlam kazanabilir. Ya da tam tersi, anlamını yitirebilir. Bazen de değişen bakış açısı değil de bizler olabiliriz. Her ne olursa olsun, hayatımızın büyük bir kısmı “sevgi” ekseninde akıp gitmektedir.

“Sevgi, deyince aklınıza gelen ilk şey nedir?” diye yüz kişiye sorsak, tahmin edeceğiniz üzere en popüler cevaplardan birinin “aşk” çıkması kuvvetle muhtemeldir. Aşk ve âşık denince de akla kolaylıkla Mecnun’un Leyla’ya olan aşkı gelir. Sizlerin aklına başka şeyler gelebilir tabi ki, ben burada varsayımsal bir kurgu oluşturmaya çalıştığım için böyle şekillendirmeyi tercih ettim. Sizlerde kendi kurgunuzu geliştirebilirsiniz. Dedik ya kişinin bakış açısına göre değişebilir diye. Bu konu hakkında okuduğum bir kitapta edindiğim ve hoşuma giden farklı bir bakış açısını sizlerle paylaşmak istiyorum. Mecnun ile Leyla bahsine lafı getirmeye çalışma gayretim bu sebepten dolayıdır.

Yazar şöyle ifade ediyor; “Mevla’nın aşkı ile Leyla’nın aşkı arasında pek bir fark yoktur. Ne demek bu? Mecnun bilse de bilmese de ona Leyla güzelliğinden tecelli eden şey Mevla’nın ta kendisidir. Leyla bunun farkında olsa da olmasa da Mecnun’un kendisinde görüp vurulduğu şey Mevla’dan Bezm-i Elest’te kokladığı, içine çektiği şeyden bir iz, bir cüz, bir gölge… neyse odur işte. Ne demek istiyorum? Bezm-i Elest insanoğlunun güzellikle ilk tanışması, karşılaşmasıdır.(Âşık Olan Neylesin?/Serdar Tuncer)”

Aranızda bilmeyenler olabilir diye biraz açalım. Bezm-i Elest; Allahu Teâlâ’nın ruhları yarattıktan sonra “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına karşılık, ruhların, “Evet sen bizim Rabbimizsin.(Belâ!)” diye tasdikte bulundukları meclistir. Araf suresi 172. ayette bu açık bir şekilde

ifade edilmektedir. Hicr suresi 29. ayette ise, yani Hz. Âdem (a.s)’in yaratılış mevzusunda, Mevla diyor ki; “Onun şeklini tamamladığım ve ona(insana) ruhumdan ruh üflediğimde hemen onun için secdeye kapanın.” Bu ayet ve devamı, malumunuz üzre şeytanın, Mevla’nın emrine uymadığı ve secde etmeyi reddettiği hadiseyi anlatmaktadır. Benim burada dikkat çekmek istediğim konu insana Yaradan’ın kendi ruhundan üflediği ve o ulvi güzelliğin, kokunun bir kısmının insanın üzerinde barındırıldığı haberidir. Aslında secdeden kasıt, Yüce Allah’tan bir parça olan ruh güzelliğine muhabbettir.

İşte yazarın, Mecnun ve Leyla bahsinde geliştirdiği farklı bakış açısı buradan gelmektedir. Aslında âşık olunan şey, bakmayı bilen için Mevla’nın güzelliğinden ve ona olan muhabbetten başka bir şey değildir. O üflenen ruhun kokusu ve cazibesidir.

Şimdi yazımızın başına dönecek olursak, doğada gördüğümüz nadide yaratılmışlar da Mevla’dan izler, güzellikler barındırmaktadır. Tabiatın da kendine üflenmiş bir ruhu vardır. Onun, kusursuz yaratışı, her insanda bulunduğu duruma, zamana, mekâna göre farklı sevgiler, beğeniler uyandırabilir. Kimi gülü sever, kimi bülbülü, kimi ceylandaki zarafete, kimi aslandaki asalete hayran olur. Kimi yağan kar gibi erir, kimi yağmurla coşar. Tabiatın ve insanın ruhu tek bir kaynaktan beslendiğine göre, bakmayı bilen için, tek bir sevgiyi işaret eder. Aslında, tabiatla birlikte bizleri cezbeden yine o ruhun güzelliği ve kokusudur. İçimizde sevgiyi, muhabbeti uyandıran odur.

Birkaç ilave ile bahsi kapatmak istiyorum. Bazen, köşelerimizden, haddimiz olmadan nasihatler vermeye cüret ediyoruz. Bunları yüzde yüz yaşadığımız için mi? Her şeyi mükemmel yapan insanlar olduğumuz için mi yazıyoruz? Keşke cevabım “evet” olsaydı. Fakat cevap maalesef “hayır”.

Peki, neden bunları yazıyoruz? Bu haddi nereden buluyoruz?

Aslında bu yazdıklarımız başta kendimiz olmak üzere toplumumuz için de birer “dua” hükmündedir. En azından benim amacım o yönde.

Bayramın ve baharın güzelliklerinin bir araya geldiği bu nadir yaşanan günlerde, Cenabı Hak dualarımızı kabul buyursun. Üzerimize üflenen ruh güzelliğini ve kokusunu aşikâr etsin. Hepimize, bakıp görebilmeyi nasip etsin.

Son olarak; “Benim de sevdiğim çiçekler var.” :-)

Yazarın Diğer Yazıları