“Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:
- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! dedi. Sonra düşündü:
- Oh be, kurtuldum! Bu haritayı akşama kadar düzeltemez!
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:
- Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:
-Bana verdiğin haritanın arkasında bir “insan” resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman Dünya kendiliğinden düzelmişti!”
“Kıssadan hisse” der, hepimiz bu tür masalsı anlatımları bilir ve kullanırız. Kullanırız ama “Bu hisseden payımıza ne düşer?” diye pek az düşünürüz. Yukarda okuduğunuz “Kıssa”, evet bayağı kıs(s)a ama almamız gereken “Hisse” ise bayağı büyük bir hisse.
Dünyayı kendi ellerimizle parçaladığımızı mı alalım? Parçaladıklarımızı hep başkalarına düzelttirme gayretimizi mi? Aslında bilmeden ya da bilerek parçaladığımız şeyin insanlığımız olduğunu mu? Küçümsediğimiz kimselerin aslında neler başarabileceğini mi? İnsanın tüm zorluklara rağmen kararlılığı ile zorları kolay edebileceğini mi? Verilen sözleri tutmanın, yalana sığınmaktan daha kolay olacağını mı? Kendi rahatımız için bir başkasını hatta sevdiklerimizi müşküle sokarak kurtulmanın sahteliğini mi? Erdemi, çocuklarımızdan öğrenmek yerine, bizlerin çocuklarımıza öğretmemiz gerekliliğini mi? Hangisini alalım ya da hangilerini. Hepsini mi yoksa? Benim aklıma gelmeyen sizlerin aklına gelen başka hisseleri mi yoksa?
Bu kıssada temel ana fikir olarak insanın birleştirilmesi ile Dünyanın da birleşeceği görüşü ortaya çıkıyor. Tabi ki insanı kazanmak, parçalanmış insanlığı kurtarmak, Dünyada ki birçok sorunun tamir edilmesi için elzemdir. Peki, bu nasıl başarılabilir? Bunun için şüphesiz Asr-ı Saadete bir göz atmamız gerekir.
622 yılında Mekke’den Medine’ye Hicret eden Resulullah Aleyhisselam yanında gelen mü’minleri güvence altına almak ve o günlerde parçalanmış bir halde bulunan Medine şehrini ve Medinelileri kargaşadan kurtarmak için nasıl birleştirici bir rol oynuyor? Bunu, günümüz İslam toplumunda oldukça az bilinen bir hususu kısaca hatırlatarak ifade etmeye çalışalım.
“Medine Vesikası(Sözleşmesi)” İslam âlemince çok az bilinen bir konudur. Hicretten sonra; Ensar- Muhacir, Müşrikler ve Yahudiler arasında imzalanmıştır. Sözleşmenin taraflarının kendilerine ait müttefikleri varsa istemeleri halinde onlar da sözleşme kapsamı içinde kabul edilmiştir.
Vesikanın birinci ve ikinci maddeleri oldukça ilginç aynı zamanda bu güne kadar bildiğimiz bazı kavramları yeniden dizayn etmesi bakımından da ilgi çekicidir. Bu maddeleri olduğu gibi aktaralım.
Bismillahirrahmânirrahim.
(1) Bu kitap (vesika), Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesrib (Medine) ehli mü’minler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine onlara sonradan katılanlar ve onlarla beraber cihad edenler (savaşmayı kabul edenler) için (düzenlenmiştir).
(2) İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı tek bir ümmet (topluluk/sosyal blok) teşkil ederler.
İslam’ın ve İslam Peygamberinin insanları birleştirici rolüne en güzel örneklerden biri bu sözleşmedir. Sözleşmede “mü’minler” olarak zikredilenler Ensar ve Muhacirler, “Müslüman” olarak zikredilenler ise Medineli Müşrikler ve Yahudilerdir. Buradaki Müslümanlık Allah katındaki bir eşitliği değil, birlikte yaşama dair bir eşitlik ilkesini ön plana çıkarmak içindir. Bunların dışında birde bu gurupların(kabilelerin) müttefiki olan küçük kabileler ise tüm sözleşme tarafları ile birlikte “ümmet” olarak ifade edilmiştir. Buradan da anlaşılacağı üzere tüm kesimler hoşgörü ile kuşatılmış ve nihayetinde ümmet çatısı altında tüm taraflar eşitlenmiş ve birleştirilmiştir. Buradaki ümmet kavramı dini değil “siyasi” bir kavramdır ve “siyasi birliği” temsil eder. Kesin bir belge, bilgi olmadığı sürece mü’minlere sözleşmeden ayrılmak haram kılınmıştır. Böylece, farklı inanış ve yaşayışa sahip gurupların birlikte yaşayabilecekleri bir Medine şehrinin temelleri atılmıştır. (Sözleşmenin detayları hakkında derin bir analize ihtiyaç duyan okurlarımız Muhammed Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” çalışmasını inceleyebilirler.)
Bu süreçte Peygamber Efendimiz (s.a.v), münafıklara bile çoğu zaman merhamet etmiştir. Onları hemen, ölüm ile cezalandırmanın, hayatlarının ileri dönemlerinde hidayete erme fırsatlarını ellerinden almak olacağı gerekçesiyle affetmiştir. İnsanı kaybetmek, parçalamak yerine, kazanmaya çalışmak, tam olarak bu olsa gerek. Asr-ı Saadet bunun örnekleri ile doludur.
İnsanlığımızın ve toplumların bu kadar parçalandığı, ayrıştığı bir dönemde, İnsanı birleştirmek için izlenecek yol ile alakalı en güzel örnekler elimizde dururken, biz nerede duruyoruz acaba?