Mustafa Demirbağ

Akılcı mı Olalım? Akıllı mı Olalım?

Mustafa Demirbağ

Bu yazımız sanırım öncekilerden biraz uzun olacak. Ancak sabırla okursanız ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduğumuzu anlayacağınızı düşünüyorum. Rutin okumalarım esnasında bu güne kadar hiç düşünmediğim, aklımın ucundan bile geçmeyecek bir kıyaslama ile karşılaştım. Bu da zihin dünyamda yeni sorgulamalara neden oldu. Bunu da sizlerle paylaşmak istedim.

Yazımızın başlığındaki sıralamaya göre başlayalım. 

Akılcılık(Rasyonalizm); bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşıma verilen isimdir. Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığıyla ve tümdengelimli bir yöntemsel yaklaşımla ulaşılabilir. Dünya hakkındaki önemli olan bilginin yalnızca deney ötesi yöntemlerle elde edilebileceğini savunur. Akılcılık her bireyin eşit ve değişmez ussal ve mantıksal ilkelere sahip olduğunun varsayımı ile çeşitli "a priori(önsel-deneyden önce)" ve apaçık gerçeklerin var olduğunu onaylar. Bu görüşe göre, kesin bilgi örneği matematiktir. Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceğini savunur. Bu sebeple akılcılık, deneyciliğin karşıtıdır. Akla karşı yaklaşım pek çok bağlamda dindeki vahiy ile yahut etikteki duygu ve hisle karşılaştırılan bir yaklaşımdır. 

Akılcılıkla ilgili genel tanımı yaptıktan sonra, okurken karşılaştığım ve beni derinden etkileyen kısımlardan bazı hususları sizlerle paylaşmak istiyorum. 

“…Özgür insan akıllıdır ve akletmeyi bilir, çünkü akletme gücü ona Yaradan’ın verdiği değerlerden biridir. Hürriyetini temin etme peşinde olan insan ise akılcı olmak zorundadır… Akılcılık nesneler arsındaki orantılı bağlar üzerine kurulmuştur. Bu nedenle akılcılar ölçülebilir büyüklükleri esas almak zorundadır. Zenginlik deyince akılcı düşünenler parayı, malları ve rezervleri, potansiyel güçler gibi ölçülebilir değerleri anlayacaklardır. Sayıya, hesaba gelmeyen zenginlikleri anlamak akıllı adamın işidir. Sevginin, merhametin, ahlak bütünlüğünün, vefanın, adalet duygusunun, cesaret ve itikattan fedakârlık etmemenin verdiği zenginlik, biri diğeriyle karşılaştırılabilir büyüklüklere sahip değildir. Akılcılık bunları ölçülebilir saymadığı için hepten yok saymasa bile ihmal etmek, ikinci derecede saymak zorundadır… Akılcılık bize dünya hayatının imkânlarından en fazlasını elde ederek hür olmamızın yollarını gösterir. Akıllılık ise çevremizi kuşatan şartların haklı olup olmadıklarını sorgulamaya götürür bizi. Akıllı adam neyi verip neyi aldığını bildiği için akılıdır. Özgürlüğümüzün ne olduğunu bilmeyecek olursak kâfirler gibi hürriyetimizin peşinde ömür tüketiriz.”(Taşları Yemek Yasak/İsmet ÖZEL)

Burada “hür olmak” ve “özgür olmak” kavramlarını birbirinden ayırdığını fark etmişsinizdir. Düz manada birbirinin eş anlamlısı olarak görünen bu kavramların derin düşününce hiçte öyle olmadığını anlıyoruz. Hürlük; insana kişilerin bahşettiği bir nimet olarak görülür. Köle olan birinin azat edilmesi ya da bir takım yöneticilerin toplumsal yasalarla bizlere bahşettiği hürriyet anlayışı gibi. Buna en güzel örnekler yakın tarihte yaşanan ABD’nin Irak’ı, Afganistan’ı özgürleştirdiği iddiasıdır. Oysa bu Irak’a ve Afganistan’a bahşedilmiş sınırlı bir hürriyetten fazlası değildir. Sahibin bahşettiği çemberi dışarı taşamazsınız. Fakat özgürlükten kasıt yukarıda net bir şekilde altını çizdiği Yaradan tarafından herkesin eşit olarak değerlendirildiği bir olgudur. Bu özgürlük gayrimüslim tebaa için de aynen geçerlidir. Belirli kişi ya da zümrenin tekelinde değildir.

     Akılcılık düşüncesine geri dönecek olursak yukarıda belirttiğimiz akılcılık kavramının kısa tanımında “Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceği” vurgusu, sizce de İslam öğretisinin tam zıddı değil mi? Hakikat gibi geniş bir kavramın eşya ile bütünleştirilmesi bugünkü kapitalist düşüncenin çekirdeği değil mi sizce? Hakikati hangi boyutta ele alırsak alalım, bir Müslümana göre mutlak hakikat vahiy ve onun tezahürü olan Sünnet öğretileri değil midir?

Batı'da akılcı gelenek Elealılar, Pisagorcular ve Platon ile başlar. Aydınlanma'dan beri akılcılık felsefenin hizmetine matematiğin yöntemlerini sunmaya çalışır. Descartes, Leibniz ve Spinoza buna örnek gösterilebilir. Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönem ise, batı toplumunda 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen, akılcı düşünceyi eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünsel gelişimi kapsayan dönemi tanımlar. Özellikle Fransız Devrimi ve ardından gerçekleşen modernleşme süreçleri, düşünsel anlamda etkilerini ve kaynaklarını aydınlanma felsefesinde bulmaktadır. Din ya da Tanrı merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini bu süreçte akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı alır. Buradan da açık bir şekilde anlaşılacağı üzere özellikle Avrupa düşünce dünyasının temel alt yapısında dinden uzaklaştırma yatmaktadır. Fakat Avrupa’ da kiliseye verilen değeri düşünecek olursak, kimi dinden uzaklaştırmak hedeflenmiş olabilir? Varın bunu da siz düşünün. 

Bir başka batı ürünü düşünce sistemi olan Pozitivizmin (Olguculuk) ise bizlerden neler çaldığını ve ne yapmamız gerektiğini, batı dünyası içinde doğmuş, büyümüş, eğitimini oradan almış, ancak akıllı olmanın hidayetle bütünleşmiş hali olan Roger Garaudy’ den dinleyelim: “Bilgelikten ve imandan ayrılmış bilimi, başlı başına bir gaye haline getiren, “Niçin?” sorusunu sormayan, gaye, sınır ve ön kabul meselesini sorgulamayan halihazırdaki pozitivizme, aklın budanmış bu bakış açısına gelince, bu anlayış insanlığın tamamını intihara sürükleyecek bir tehlike arz ediyor………..İnsanoğlunun geldiği şu yeni safhada, bilimi hikmetten de, imandan da ayırmayan o kusursuz akıl ve muhakeme gücünü yeniden bulup seferber etmek, hiçbir zaman bu kadar hayati bir aciliyet ve önem kazanmamıştır.” Kısaca özetlemek gerekirse Roger Garaudy, artık uyanmamız gerektiğini açıkça ifade ediyor.

Bu ve buna benzer felsefi akımlar ve görüşler uzar gider. Burada üzerinde durulması gereken konu ise şudur. Günümüz İslam coğrafyasının büyük bir çoğunluğu, batı felsefesinin öğretilerinin gerek kamu düzenine gerekse sosyal yaşama uydurularak batının ilerlemesine yetişebileceklerini düşünürler. Buraya ayrı bir parantez açmak istiyorum. Batının aydınlanma dediği olguyu, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’ e peygamberlik geldiği günden itibaren Müslüman olmayı kabul eden kişi veya toplumlar gerçekleştirmemişler miydi? Bu anlayışla beraber vahiy ve sünnet eksenindeki öğretilerle sosyal hayatın düzenlenmesinden tutun da bilimsel manada, devlet yönetiminde, sanat alanında ve birçok konuda eşsiz eserler, güzel örnekler bırakmadılar mı? Bizim düşünce dünyamızı, toplumsal yaşantımızı ve bilimsel ilerlemelerimizin İslamiyet’ten bağımsız olabileceğini düşünürsek ve model olarak batının kendi anlayışına göre şekillendirdiği fikirleri kendimize uydurmaya çalışırsak, “Batının ilmini alalım. Kötü olanı almayalım. Bazı düşünceleri de rol model olarak kendimize uyarlayalım.” mantığı ile düşünürsek bu günkü gibi yozlaşmış bir bütünle karşılaşmamız kaçınılmazdır. Buradan uyumlu bir kombinasyonun çıkması imkânsızdır. Onların da istediği tam olarak budur. 

Öğrenme ile alma aynı şey değildir. Evet, bilgiyi öğrenmeliyiz ama almak bize ait olan bir olgu olmamalıdır. Batının bize sınırlı olarak verdiği (sattığı) bilimsel yeniliklerle beraber, kendi düşünce dünyası ve toplumsal değerlerini de birlikte dayattığını unutmamalıyız. Amiyane tabirle batı dünyası on almadan bir asla vermez. Çünkü onlar için İslamiyet ve öğretisi evet yok edilemezdir ama durdurulmalıdır.

Bir kısım insan şöyle düşünebilir. “Bazı erdemler evrenseldir. Tüm dinlerde ortaktır. O yüzden bunları kullanmanın ne sakıncası olabilir.” Elbette öyle, ancak şu da göz ardı edilmemelidir. Kendilerine gelen dini ve kitapları tahrif edip, üzerinde istedikleri gibi oynadıkları bir din anlayışı ve buna uygun toplum normları oluşturmayı hedefleyen ve başaran bu topluluk, evrensel dediğimiz erdemlerin içini oymadılar mı acaba? Günümüzde; doğruluk, dostluk, kardeşlik, hoşgörü, merhamet, birlik beraberlik gibi birçok kavramın eskisi gibi olmadığı konusunda hepimiz yakınmıyor muyuz? Evet, bazı normlar evrenseldir. Fakat akış yönü batıdan bize doğru değil, bizden (İslam Öğretisinden) batıya doğru olursa işlerlik kazanır. 

 “Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların ağızlarından nefret taşmaktadır; kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyorsanız!” (Âl-i İmran, 118). ayeti batı zihniyetini yeteri kadar aydınlatmıyor mu?

“Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde, aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.” (Bakara, 164) ayetini düşündüğümüzde akıllı olan insanlar için bilimsel bir ufuk açılmaz mı? Bu aydınlanma için yeterli bir bakış açısı değil midir?

Yüzümüzü batıya döneceğimize özümüze dönmeliyiz.

Şimdi sorularımızı yeniden soralım. Akılcı mı olalım? Akıllı mı olalım?

Ya da şöyle mi demeliydik? Hür mü olalım yoksa Özgür mü?

Yorumlar 2
SM 18 Temmuz 2023 21:10

Çok güzel bir yazı olmuş.Elllerinize sağlık

Mert 18 Temmuz 2023 19:58

Her hafta yazılarınızı takip ediyorum. Akılcı bir çıkarım olarak sizin namazında niyazında, ehli sünnete bağlı, dört dörtlük samimi bir müslüman olarak görüyorum. Branşınızında Din Kültürü olduğu sonucuna varmak ile beraber nerdeyse emin gibiyim. Zira sizin olduğunuz gibi göründüğünüzü düşünüyorum. Değilseniz hayal kırıklığı yaşar mıyım? Hayır yaşamam ve şaşırmam.Çok güzel bir yazı olmuş gerçekten. Tebrik ederim.

Yazarın Diğer Yazıları