İbrahim Kayaoğlu

Dönülmez bir eşiğin gölgesinde dünya

İbrahim Kayaoğlu

Dünya, uzun zamandır bu kadar çok cepheden aynı anda sarsılmamıştı. Haritalara bakıldığında ayrı ayrı görünen krizler, aslında tek bir büyük kırılmanın parçaları gibi ilerliyor. Rusya–Ukrayna savaşı Avrupa’nın ortasında bir cepheyi açık tutarken, Gazze’de İsrail’in saldırıları insanlığın vicdanını kanatıyor. Suriye’de YPG eksenli çatışmalar hâlâ bölgeyi istikrarsızlaştırıyor. Latin Amerika’da Venezuela üzerindeki ABD baskısı, Küba ve Panama gibi ülkelerdeki gerilimler, Asya’da Kamboçya’daki huzursuzluklar ve İran’daki iç karışıklıklar… Bunların hiçbiri tesadüf değil.

Asıl dikkat çekici olan, bu krizlerin aynı dönemde, aynı güç dengeleri etrafında yoğunlaşmasıdır.

Bir yanda ABD öncülüğündeki Batı bloğu, diğer yanda Çin, Rusya ve İran’ın giderek daha görünür hale gelen stratejik birlikteliği. Ortak deniz tatbikatları sadece askeri bir gösteri değil; “biz buradayız” mesajıdır. Sessiz ama sert bir meydan okumadır.

Ve belki de en ürkütücü olan şu: İlk kez bu kadar açık şekilde yeni silahlar sahaya sürülüyor. Supersonik füzeler, yapay zekâ destekli sistemler, elektronik harp teknikleri ve nükleer başlıkların yeniden telaffuz edilmesi… Soğuk Savaş’ta bile bu kadar pervasız bir dil kullanılmamıştı. Bugün ise nükleer kelimesi, neredeyse sıradan bir askeri seçenek gibi konuşuluyor.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Dünya artık sadece savaşları değil, savaş ihtimalinin normalleşmesini yaşıyor.
İşin bir başka boyutu da ABD’nin kendi içindeki çatlaklar. Gazze’den Ukrayna’ya uzanan dış politikaya karşı Amerikan sokaklarında yükselen protestolar, imparatorlukların tarih boyunca yaşadığı iç gerilimleri hatırlatıyor. Dışarıda güç projeksiyonu yapan her büyük aktör, içeride bir bedel öder. Bugün ABD, bu bedeli toplumsal ayrışma, ekonomik baskılar ve siyasal kutuplaşma ile ödüyor.
Ancak bu sadece ABD’ye özgü değil. Avrupa’da da benzer bir yorgunluk var. Enerji krizleri, göç baskısı, yükselen aşırı sağ… Dünya düzenini ayakta tutan kolonlar çatırdıyor.
Burada asıl soru şu:
Bütün bunlar büyük bir felaketin habercisi mi, yoksa yeni bir denge arayışının sancıları mı?

Tarih bize şunu öğretir: Büyük savaşlar, genellikle tek bir olayla değil; biriken krizlerin bir noktada kontrolsüzce boşalmasıyla başlar. Saraybosna’da sıkılan tek bir kurşun, aslında yılların geriliminin sonucuydu. Bugün de benzer bir eşikteyiz. Bir yanlış hesap, bir provokasyon, bir kontrolsüz misilleme… Zincirleme bir reaksiyon başlatabilir.

Ama insanlık aynı zamanda şunu da bilir: En karanlık dönemler, en büyük uyanışların da zeminidir.

Belki de bu çağ, güç siyasetinin sınırlarına tosladığı bir çağdır. Silahların konuştuğu ama insanlığın kaybettiği bir çağ… Eğer akıl galip gelmezse, dönülmez bir sona doğru ilerlemek işten bile değil.

Yine de umut, hâlâ masadan tamamen kalkmış değil. Diplomasi hâlâ mümkün. Küresel vicdan hâlâ diri. Sokaklarda yükselen sesler, sadece öfkenin değil, barış talebinin de ifadesi.

Dünya bir yol ayrımında. Ya güç sarhoşluğunun karanlığına sürüklenecek, ya da bu felaket eşiğini bir ders olarak okuyacak.

Mesele şu: İnsanlık, bedeli ödemeden öğrenebilecek mi?

Çünkü bu kez ödenecek bedel, sadece bir ülkenin değil, bütün dünyanın geleceği olabilir.

Yazarın Diğer Yazıları