Bed­ret­tin Ke­leş­te­mur

Bir anlık Tefekkür

Bed­ret­tin Ke­leş­te­mur

İnancımız buyuruyor, “Bir anlık tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır”
Bir anlık gaflet, insanın hayatına mal olabiliyor!
Tefekkür sözlükte, “Düşünme, zihin yorma, fikir üretme” anlamlarına geliyor…
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik tefekkürdür…
Ayet, “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı
anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür
ederler(düşünürler) Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen
yücesin, bizi ateş azabından koru!..”  (Ali İmran, 3/191)
Tefekkür, bizlerin ilimde yoğunlaşmamıza kapılar aralar!
Kur’an buyuruyor, “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün
gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller
vardır” (Ali İmran, 3/190)
İnsanın hal ve hareketlerinin düzelmesi, bir bakıma ‘hamlıktan
olgunluğa…’ erişmesi, tevazu sahibi olması, içindeki ‘ene’yi atması,
kalbinin yumuşaması vesaire tefekkürle başlıyor… Hakiki manada, ‘ilim
sahiplerinde…’ sizler kibir, haset ve öfke gibi belirtileri
göremezsiniz… Yüce duygular, onları tabiri caizse ‘harman
makinesinde…’  öğütmüştür!
Kur’an da tefekkür sahiplerine işaret edilerek buyruluyor, “…Şüphesiz
bunda tefekkür eden insanlar için ibretler vardır” (Nahl, 16/11)
İnsanları, kendilerinin derlemeye, toparlanmaya, nefsi muhakeme etmeye
ve tefekkür etmeye davet eden ayetler ilimde derinleşmemize de sebep
olur…
Er-Ra’d süresinde, “O’dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve
ırmaklar var etti. Orada bütün meyvelerden iki çift yarattı. Geceyi
gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) bir
toplum için ayetler vardır” buyruluyor…
Tefekkür, bizlere taklitçi olmayı değil, basitten mükemmele doğru
kendimize bir yol çizmemizi sürekli bir şekilde telkin eder… Dünyanı,
‘geçici ve fani olduğunu’ bunun da ötesinde, ‘bir oyun ve eğlenceden
ibaret olduğunu…’ tefekkür ederken de, ‘dünya ile ahiret yurdu
arasında…’ en sağlıklı köprüleri kurma gayretini göstermenin de,
hayatı en iyi şekilde tanzim(düzenleme) anlamına geldiğini
düşüneceğiz…
Ayet, “O göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından(bir lütuf
olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda tefekkür (düşünen)
bir toplum için ibretler vardır” (Casiye, 13)
Bu ayet, insanın Yüce Yaratıcının, ‘yeryüzünde halifesi…’ olduğuna işarettir.
Bu ayet, bizlere insanın “Yaratılanların en şereflisi…” olduğunu da
bizlere haber veriyor…
İnsanın, “kâinat sarayının efendisi…” olması ne demektir?
Böyle bir şeref, lütuf, taltif bizleri asla şımartmamalı…
Aksine, Yüce Yaratıcıya karşı, ‘borcumuzu ifada…’ en üstün gayreti
göstermemize vesile olmalıdır… O borç nedir, “hakiki manada kulluk…”
görevini yerine getirmektir. Şeksiz, şüphesiz, tereddütsüz Hakk’a
teslim olmaktır!
Ayet, “O sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yaratandır. (Sizin için) bir
kalma yeri, bir de emanet olarak konulacağınız yer vardır. Anlayan bir
toplum için ayetleri ayrıntılı bir şekilde açıkladık” (En’am, 98)
Gece ve gündüz, kış ve bahar mevsimi bizlere, ‘ölümü ve dirilişi’ bir
ömür boyu haber veriyor… Kışın ‘çer ve çöp haline gelen…’ tabiatın,
bahar mevsiminde hayata, dirilişe yönelmesi bizlere, “Ey insan, gafil
olma!” çağrısında bulunuyor…
İnsanın yaratılışını Kur’an o kadar çıplak bir gözle tefekkür
dünyamızda bizlere ışıklar saçarak anlatıyor ki, inanınız tarifi
imkânsız bir ruh haletine giriyor, Hakk’a tespihten ve teslimiyetten
başka yapabilecek hiçbir şeyiniz kalmıyor; . “Andolsun biz insanı,
çamurdan (süzüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir
karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeye alaka (aşılanmış
yumurta veya embriyo) yaptık. Peşinden, alakayı, mudga (bir parçacık
et) hâline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik;
bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratılışla insan
hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.”
(Mü’minûn/12–14)
İşte, aşk seyyahı Yunus’un dedikleri gibi, “ete kemiğe büründük” söz
billurcukları, bir ömür boyu alnımızda ter damlalarına dönüşüyor… O
ter damlaları, tıpkı rüzgârların aşıladığı rahmet bulutları gibi hayat
iksirine dönüşüyor…
Tefekkür, Bir an kâinat kitabını okuma gibi bir lütfü kalemi bizlere
ikram ediyor…
İmam Gazali, nefsimizin ve günahlarımızın çokluğunu o kadar veciz bir
şekilde ifadelendiriyor ki, “Eğer insan her günah için evine bir çakıl
tası atsa, evi taşla dolardı. Ne yazık ki kendisi günahlarını hesap
etmez. Hâlbuki melekler onları yazar. Allah-û Teâlâ da o
yaptıklarından onları hesaba çekecektir.”
Ayet; "Oku kitabını. Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin
yeter."(İsra, 14)
Hadis; “Mümin anlaşan, anlaştıran insandır. Anlaşmayan, anlaştırmak
için gayret göstermeyen müminde hayır yoktur!..”
Öncelikle, nefis muhasebesi! Kendimizle yapacağız, bir başkasıyla
değil! Düşünüyorum da, yarın ki, ebedi imtihana hazırlığımız nasıl?
Ölmeden önce kendimizi hesaba çekebiliyor muyuz? Ölüm korkusu bile,
‘insanı kötülüklerden koruyan zırh oluyor’

EFENDİ KİMDİR
Sözlükte, Efendi adam; “Terbiyeli, edepli,  iyi insan”  olarak tanımlanır.
Hadis, “Milletin efendisi, ona hizmet edendir”
Anadolu’da sıklıkla kullanılan bir söz vardır; “Köylü, milletin efendisidir…”
Burada hemen, ‘hizmet…’ akla geliyor? Nerede olursa olsun,  ister,
aile içerisinde…
İster, çarşıda veya pazarda… Velhasıl, toplumun her kesiminde;
Hizmetten âlâ ne olabilir ki!
Bir şey var ki, ‘hizmeti…’ Allah rızası için yapacaksınız.
Onda, ‘karşılık…’ beklemeyeceksiniz. Ve hele, ‘başa kakmayacaksınız…’
Bir söz vardır; “İyiliği sen deryaya at; kul bilmezse Hâlık bilir!”
“Sadaka Taşlarını…” bilirsiniz.
Bu millet, ‘hayır ve hasenatta…’ insan onurunu düşünmüştür.
O sadaka taşlarında; veren el kimdir/ kimlerdir, bilinmez.
Alan el kimdir/ kimlerdir, bilinmez.
Bilinen bir şey varsa; hayrın ve hasenatın yapılmasıdır.
Görünmeye iki el vardır; Bir el, “fukara-yı sâbirîn” dir.
Bir diğer el ise, “şükreden zengin” dir.
Böyle bir toplum elbette ki, kendi içerisinden, ‘efendilerini…’ çıkaracaktır.
O efendiler, ‘gönüllerde…’ yaşayacaktır
Böyle bir toplumda elbette ki, İnsan, insana saygı gösterecektir!.
Birbirleriyle, ‘selamlaşanlar…’
Elbette ki, her iki cihanda da; varacakları yer, ‘selamettir…’
Bu ne güzel bir, ‘alamet…’ değil mi?

SAHABEDEKİ SADELİK!
Sıklıkla, Hz. Ömer ve O’nun ‘adaletini…’ örnek veririz.
Sorarım sizlere; bizler, o örneklerin neresindeyiz?
Hz. Ebubekir’de, “sıdık…”
Hz. Osman’da, “iffet…”
Hz. Ali’de, “İlim ve Hikmet…” sıfatı ön plandadır!
Bütün Sahabe’nin bir ortak özelliği;
Kanaatkâr oluşları ve de, ‘sadeliğidir…’
Onlarda, öyle şaşalı ve de debdebeli bir hayat göremezsiniz!
Medine, asrın ve asırların ‘model şehri…’
O şehirde, ‘saraylar…’ ihtişam yoktur!
Öyle bir tevazu vardır ki,
Bütün insanlığı kendisine cezp etmiştir!
Gerçi, İslam tarihinde;
Hilafetten/ 4 Halife’den sonra;
“Saltanat…” yani hükümdarlık dönemi başlamıştır!
Bizim aradığımız nedir?
Sahabe, ‘meşrebli…’ olabilmek!
Yeryüzünde, ‘azametle…’
Ve de, ‘kibirle…’ yürümekten ısrarla kaçınmaktır!
Altını çiziyorum,
Şu, ‘fani…’ kavramını hayatımızdan çıkarmamamızdır!
Sahabedeki sadelik, topluma ‘zenginlik…’ getirmiştir!
Günümüze dönelim efendim;
Bizlerdeki o aşırı israf;
Topluma, ‘korku ve endişe…’
Ve hepsinin de ötesinde, ‘fakirlik korkusunu…’ taşımıştır!
Lütfen biraz oturup düşünelim…

Yazarın Diğer Yazıları