Yirmi dört Ocak’tan, altı Şubat’a...
Adana, Adıyaman, Diyarbakır,
Elâzığ, Gaziantep, Kahramanmaraş,
Hatay, Kilis, Malatya, Osmaniye,
Şanlıurfa gibi gözümün nuru...
Nasıl saniyeler içinde söndü?
Toprağın altı, üstüne mi döndü?
Kıyamet... Yârab! Bu nasıl âlamet?
Anadolu’m! başında döner vahamet
Çığlık... Çığlığı boğan bir azamet...
Gecenin şerrinden kaçan kaçana...
Seher anı... Rahmeti açan açana...
Öyle ahlar çekerim ki derinden!
Çekilir altımızdan, yer yerinden...
Dağlar ki, yerkürenin kazıkları
Saklar insana nice azıkları...
Kazıkları çekilir yerkürenin!
Anlarım, şu kâinatı bir dürenin,
Nefeslerin kesildiği sürenin,
Allahuekber sedasında ruhum...
O sedanın ikramında huzurum!
Deprem... Çaresizliğin imtihanı!
O imtihanı, yaşadığı anı...
Görenler... Kâlû Belâdan ders alır
Yere basan ayaklara şükürler...
Yerler, Gökler; azametinden gürler...
Hak’kı hak bilenler ki, asıl hürler!
İnsanım, dertliyim ve yaralıyım...
Ölüm der; “dünyalıyım, buralıyım!”
“Makber mi Yârab! Mağrip mi!” der şair?
Sözün bittiği an, depreme dair...
Sadece hüzün kalır, ‘dertli dolap’
Pervane olur döner, Çalap... Çalap...
Yirmi dört Ocak’tan, altı Şubat’a...
Yıllar geçti, derinden üşüyorum!
Ocak mı, yoksa Şubat soğuğu mu?
Şu fani dünyanın nefesi kesen,
Soluğu mu, bizleri de ürküten...
Korkuyorum, gecelerin şerrinden!
Homurtuyla derinden gelen sesi...
İnsanın, soğuk düşlerdedir sesi...
Deprem, iki hece...
Kâh gündüz, kâh gece...
Toprağın altını, üstüne taşır!
Üstündekini, altına alır...
O andır, ‘feleğin sillesi çarpar’
Çarptığı yerler toz, duman içinde...
Adına, ‘küçük kıyamet’ derler ya!
Deryalar dahi, karaya yürür...
Göz, dehşet anı; ‘mâhşeri’ görür...
Bir Cuma gününün sükûtundayım!
Fatihalar, Yasinler, Âminlerdeyim...
Gözyaşını çeken zeminlerdeyim!
Geçmiş acı da olsa, içindeyim
Şu fani dünyanın, pençesindeyim...
Kıyamda... Çığlıkların sesindeyim!
Dileğimiz, rahmettir, merhamettir...