FEVKALENİNDE FEVKİNDEKİ İFTAR SOFRALARI

Bu gün Ramazan'ın 22

FEVKALENİNDE FEVKİNDEKİ İFTAR SOFRALARI
TAKİP ET Google News ile Takip Et

Bu gün Ramazan’ın 22. Günü.

         Bir hafta sonra biz ramazandan kurtulacağız, ramazanda bizden.

Çünkü bu mübarek ayda bu mübarek ramazan çok çekti bizden.

Adam kandırmaca, yalan söyleme, iftira atma gırla gitti ay boyunca…

Riyakârlık vardı, gösteriş vardı, israf vardı bu ayda…

         “İftar yemeği” adı altında kişilerin reklam panayırları kuruldu ülkenin dört bir yanında.

         Devlet imkânlarıyla, devlet malıyla şatafatlı iftar sofraları kurdurdu devletlûlarımız.

         Hani “Tüyü bitmemiş yetim öksüz hakkı” diyoruz ya işte onlar ikram edildi iftar sofralarında.

         Her zaman, her akşam birlikte yediler tüyü bitmemiş yetimin, öksüzün hakkını, devlet malını. Hem de öyle üç-beş kişiyle değil, en az üç yüz, beş yüz kişiyle…

         Bütün bu ikramlar devlet kesesinden yapılıyordu.

Çünkü hiçbir kişisel servet böyle bir harcamaya imkân tanımazdı.

         Bunun bir tek adı var o da devlet kesesinden hovardalıktı.

         Ne diyelim;

         Yiyene de, yedirene de afiyet şeker olsun, bal kaymak olsun.

 

                                YARIM KADIN TAM KADIN

 

         Anne olmayan kadının eksik ve yarım kadın olduğunu söyleyen Sayın Cumhurbaşkanımızın adı sanatçı olan bazı sanatçılara sarayda verdiği bir iftar yemeğinde başköşede kadın mı, erkek mi olduğu tam olarak bilinmeyen erkekten dönme bir kadıncığaz vardı.

         Bu kadıncığaz Sayın Erdoğan’ın verdiği iftar yemeğini “Fevkaleninde fevkinde bir sunum ve eksiksiz bir misafirperverlik örneği idi” diye tanımlamıştı.

Haklıydı tabi…Görevi genç nesiller yetiştirmek olan ancak çocuğu olmayan bir öğretmenimiz veya adalet tesis eden bayan bir hâkim veya savcımız veya dertlere çare olan bayan bir doktorumuz anne olamadığı için ülkenin cumhurbaşkanı tarafından yarım ve eksik bir kadın olarak değerlendirilirse Bülent Ersoy hanımefendide Cumhurbaşkanlığı külliyesinde başköşede oturur. Ve kendisine sunulan bu ikram için elbette ki gördüğü ilgiyi “Fevkalenin fevkinde” diye tanımlar.

 

                             BİR HAFTA SONRA   

 

Bir hafta sonra ülke genelinde devlet malı ile yapılan hovardalık sona erecek ve yüce dinimizin asla ve asla kabul etmediği bu aşırı israflar son bulacaktır. (tabi bulabilirse…)

Acaba Türkiye genelinde bu aya mahsus verilen iftar yemekleri bütçemize kaça mal oldu?

Bu masraflarla kaç tane okulumuzun çatısı onarılır, kaç köyümüze yol götürülür,  kaç yetime giyeceği bir pabuç ve üşümemesi için bir kaban alınabilirdi?

Daha ileriye gidecek olursak bu paralarla kaç hastaneye birer diyaliz makinesi veya röntgen cihazı alınabilirdi?..

Ama bunlar siyasetçilerimize oy getirmiyor ki!..

Siyasetçilerimize bir akşam yemeğine tav olacak sözüm ona sanatçılar, sözüm ona bürokratlar, sözüm ona vatandaşlar gerek.

 

                             İFTAR GELENEĞİ

 

İftar yemeği vermek bizim örf ve ananelerimizde yer alan önemli bir gelenektir.

Ama aşırıya ve riyaya kaçmamak, fakiri fukarayı gözetlemek ve israf etmemek şartıyla...

Maalesef günümüz Türkiye’sinde her şeyin değerini düşürdükleri gibi mübarek ramazana gösterilen saygı ve hürmetinde değerini düşürdüler. Allahın her akşamı devlet malıyla hovardalık yaptılar.

Samimiyeti ve hüsnüniyeti yok ettiler. Yerine gösterişle riyayı ve siyaseti getirdiler.

Tabii yazık ettiler.

 

        ORUÇ AYINDA SİLVAN’LI HACI ORUÇ   

 

Kuş sütünün bile var olduğu üç yüz – beş yüz kişilik iftar sofralarının yer aldığı bu ülkede kimileri lale devrini yaşarken kimileride bir tas çorbaya bir kuru ekmeğe muhtaç durumdalar.

Bunlardan biriside bir ramazan günü evine yiyecek götüremediği için intihar etmeyi yeğleyen Silvanlı Hacı Oruç’tur.

                                              ***

Silvan ilçesinde seyyar satıcılık yapan Hacı Oruç da bu ülkenin bir vatandaşı idi…

Aylardan Ramazan olduğu için Hacı Oruç’ta oruçluydu.

İftar vaktine de az kalmıştı.

Evine geldi; eli, kolu boştu, o gün çoluk çocuğunun nafakasını temin edememişti. Yedi yabancı gibi korka korka çaldı evinin kapısını. Kapıyı on bir yıllık eşi açtı.

Kadın kocasının elinin kolunun boş olduğunu gördü, o da onun kadar yıkıldı. İki çocuk babası Hacı Oruç içeri girince her erkeğin sorduğu bir soruyu sordu hanımına “Akşama ne yaptın?”  dedi.

Kadın söyleyecek söz bulamıyordu. Zavdigerı kadın içi kan ağlaya ağlaya, boğazında düğümlenen hıçkırıkları gizlemeye çalışarak “Evde yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yapamadım.” diyebildi.

         Bu cevap en güçlü erkeği bile yere yıkacak bir cevaptı.  

Bu cevap ömründe sırtı yere gelmemiş bir pehlivanı bile yerlere serecek kadar öldürücü bir cevaptı.

Hacı Oruç odasına çekildi ve iftar vaktine çok az kala iftarını bile açmadan intihar etti.

Hacı Oruç’ta bu ülkenin vatandaşıydı,

Oda çoluk çocuk sahibiydi,

Onunda bu topraklarda yaşamaya hakkı vardı.

Ama Hacı Oruç mübarek ramazan günü çoluk çocuğuna yedirecek bir akşam yemeğini bulamadığı için “Yaşamak benim neyime” dedi ve yaşamına son verdi.

Keşke Hacı Oruç’ta iftar sofrasını kurabilseydi. Çoluk çocuğuna yanına alıp o sofra için “Fevkaleninde fevkinde” diyebilseydi.

Ne hoş olurdu…