BU ŞEHİR Mİ BİZE KÜS, BİZ Mİ BU ŞEHRE KÜSÜZ?   
Semra BAKIR

Semra BAKIR

BU ŞEHİR Mİ BİZE KÜS, BİZ Mİ BU ŞEHRE KÜSÜZ?   

15 Kasım 2019 - 11:01

            Kültür sanat ve spor, insanların estetik ihtiyaçlarını karşılayan, eskiden beri uygar kesimlerde yoğunlukla rastlanan dallardır. Bireyler ve toplumlar bu dallar aracılığı ile kendilerini ifade etmişler ve bu ifade edilişler ile tarih boyunca güzel eserler ortaya koymuşlardır.

             Kültür, belli bir çaba sonucu değil, tüm bu estetik uğraşılar neticesinde toplumlar ve yerleşik olduğu toprakların kaynaşmasıyla ortaya çıkan bir kimlik olmuştur. Oysa sanat ve spor daha öznel uğraşılar olagelmiştir. Sanat içerisinde edebiyat, resim, müzik ilk akla gelenler olmuş, sporda ise belli başlı dallar farklı toplumlarda ön plana çıkmıştır. Orta Asya’da kullanılan ‘hayvan üslubu’ndan tutun da Anadolu’nun mimarisi ve Osmanlının divan – halk edebiyatlarını içine alan çok zengin bütüncül kültürü eski zamanlardan bu yana kendini göstermiştir.

          Ülkemiz tarihi, spor sanat ve edebiyat alanında eser veren nice dâhilere ev sahipliği yapmıştır. Bu zengin çeşitlilik ve özgünlük ile Türk kültürü ilham kaynağı olmuştur tüm nesillere. Günümüz uğraşıları eskilerle karşılaştırıldığında biraz daha verimsiz denilebilir. Zamanın getirdiği kolaylıklara rağmen, duygu ve düşüncedeki incelik ve hissiyatın zaman içerisinde azalması, olumsuz etkilerini sanat, özellikle de yazın dünyasında göstermiştir ne yazık ki. Öyle ki; ‘eskiden’ diye başlayan cümleler gitgide dillere pelesenk olmuş, içten gelen bir ahla eskiye duyulan özlem her anlamda kendini hissettirmeye başlamıştır.

         Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ile doğru orantılı ilerleyen kültür sanat işleri, kimi toplumlarda ekmek su gibi öncelik kazanmış, kimi toplumlarda ise lüks olarak görülüp uğraşıya değer bulunmamıştır. İhtiyaç hiyerarşisi de göz önüne alındığında tabandan uç noktaya erişmede asıl ihtiyaçları karşılamadan ruhu doyurmanın zor olduğu da açıkça görülmüştür. Böylece kendini gerçekleştiren bireylerin uygar toplumlarda daha sık görüldüğü bilimsel olarak da net gözlemlenmiştir. Ülkemiz bu anlamda zamanla ne yazık ki oldukça yetersiz kalmıştır. Örneğin; eğitimde bir vakit kaybı olarak bakıldığı için bireyler bedensel, ruhsal ve estetik gelişimini tamamlayamadığından, matematik ve fen alanlarına hapsedilmişlerdir. Oysa akademik derslerde öğrenilen yoğun ve karmaşık bilgilerin spor ve sanat dersleri ile pekişerek yaşamsal kullanıma dönüşebileceği gerçeğini önemsemek gereklidir. Liseyi bitiren bir öğrenci en az bir çalgı aleti çalmalı, bir spor dalında yetkin olabilmelidir. Bedensel ve ruhsal anlamda sağlıklı bir öğrencinin beyin ve düşünme yeteneği de daha iyi olacaktır. Okçuluk, güreş ve matrak gibi tarihi sporlarımızdan sörf gibi yeni nesil spor dallarına kadar; saz ve ney’den viyolonsel gibi çalgı aletlerine kadar, çocuklarımıza en geniş ve zengin sanat ve spor repertuarı ve seçme özgürlüğü sunulmalıdır. Büyük medeniyetimizin yeniden inşasında kadim spor ve sanat dallarının katkısını tanıtarak teşvik etmek hepimizin öncelikli vizyonlarından biri olmalıdır.

        Günümüz gençlerinin duygu, düşünce ve eleştirilerini aktarmakta zorlandığını, yetenek, zevk ve yaratıcılıklarını geliştiremediklerini, kalite, keyfiyet ve estetik anlayışlarını yükseltmekte zorlandıklarını görmekteyiz. Ülkemizin özgünlükten giderek taklitçiliğe varan kötü bir gidişi olmuştur. Batı hayranlığı gereksiz öz kayıp ile bütünleşerek varoş bir kültürü içimize sokmuştur. Gençler, mutlaka spor ve sanat alanlarında yeteneklerini ortaya çıkaracak ve geliştirecek çalışmalara ve planlamalara yönlendirilmelidir. Sanat ve spor çocuklarımızın yani geleceğimizin insani değerleri - erdemleri tanımada ve yaşamada, insani ilişkileri geliştirmede önemli adımlar atmamızda altyapı oluşturur. Bu nedenle gençlerimizi ve hatta ailelerini sporda ve sanatta yetiştirip geliştirmeyi bir genel eğitim hedefi olarak görmemiz gerekmektedir.

      Ülkemiz her ne kadar bu anlamda yetersiz bir seviyede olsa da kimi şehirlerimiz kendi başlarının çaresine bakma anlamında oldukça yol almış sayılabilirler. Örneğin şehrimize yakın bir il olan Tunceli kitap okuma ve eğitim  -  öğretim gören kişi yüzdesi olarak oldukça iyi bir seviyededir. Şehrimizde de bunu başarabilmek için aileleri bilinçlendirmek adına teşvik edici önlemler alınmalı ve güçlerinin yeteceği şekilde icabet etmeleri sağlanmalıdır. Şehrimizin kültür sanat ve spor alanlarında sunduğu seçenekleri mutlaka değerlendirmeli ve yoğun katılım ile yetersizliği ilgili kişilere hissettirilmelidir. Sanat ve spor, insanı dinlendiren, dizginleştiren ve güçlendiren olgulardır. Bu nedenle şehir içinde; konserler, fuarlar, söyleşiler, konferanslar, turnuvalar, kültür-sanat evleri, kitap – okuma evleri, kültür - kongre merkezleri, tiyatrolar, sinemalar, drama atölyeleri, festivaller… hepsi  insanlarımızla dolup taşmalıdır. Bu anlamda teşvik edici ya da ilham kaynağı olmalı, bireyden topluluğa kadar insanları bu estetik alanlara doğru kaydırıp, bir kez tadına bakmalarını sağladıktan sonra, zorlu bir işin yarısını halletmiş olabiliriz elbette. Önemli olan bu konuda dertlenmek sanırım.

     Klişe sözler ile okumanın öneminden bahsetmeyeceğim. Yeni bir kitabın sayfa kokularının, ciğerlerimizi bitiren lanetten daha keyifli olduğu, 0-6 yaş arası çocukların birçoğunun anne-baba kokusu yerine küllük kokusu ile tanıştığı bu zamanda, duygusuz bir neslin alıp başını gittiği, mükemmele yakın bir manzara karşısında bile duygulanamayan, bir çiçeğin açtığı ana şahit olup da etkilenmeyen, sıralı karıncaların dizili olduğu yola basmaktan çekinmeyen, güneşin her gün batıp tekrar doğduğu ile ilgili meraklanmayan, Elazığ- Harput deyince iki cümle kurup da ilini tanıtamayan bir gelecek…

        Kendi dünyamızın sonunu getirmemek için duyarlı olmalı. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde bahsettiği gibi: “Harput’tan Maden’ e bir sincap, hiç aşağı inmeden dallar üzerinde giderdi.” Bir düşünün, o zamandan bu zamana nice yeşil Elazığ’a veda etti!

       Ah o zamanların aziz şehri! Musikisi ile dillere destan, tarihi ile yazı öncesine dayanan… Aşkları türkülere muhteva, at üzerinden inmeyen bir tebaa…

       Şu alın teri ile yoğrulmuş bereketli toprakların, yiğitliği ile dillere destan olmuş beylerin yurdunun hakkını vererek yaşamak gerek. Kendine yakışan bir edayla sarılmak lazım spor sanat ve edebiyat dediğimiz dışa vurum araçlarına… Bu şehre bu şehrin insanına yakışan da bu olsa gerek. Harput’ta zamanında yüksek bir Divan Edebiyatı bilgisi ve birikimini gerektiren yarışmalar, atışmalar yapıldığı düşünülürse, günümüzde ne kadar eksik kaldığımız aşikâr hale gelmektedir. Üstelik divan şairlerinin eserlerinin normal halk arasında dahi yaygın olduğu düşünülürse...

    Bu şehir mi bize küs, biz mi bu şehre küsüz? En azından tarihimize, tarihimizin ışıltısına yakışır bir seviyeye varmak ümidi ile önce kendimizden sonra da en yakınımızdakilerden başlayarak bilinçli hale gelmeli. Nankör olduğumuz bu topraklara, ısrarla yakamıza yapışıp bizi bırakmak istemediği de düşünülürse… Eski bereketli hallerini, buğday biçilirken okunan içli türkülerini ve her bir semtine her bir sokağına kokusu sinmiş destansı sevdalarını şehre geri vermek, tekrar hediye etmek lazım gelir. Sevgiyle kalın.

 

 

 

 

   

 

Bu yazı 502 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar