KRONİKLEŞEN EĞİTİM SORUNLARINA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
Faruk YILDIZ

Faruk YILDIZ

KRONİKLEŞEN EĞİTİM SORUNLARINA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

14 Haziran 2017 - 13:33 - Güncelleme: 28 Ağustos 2017 - 12:55

Türkiye eğitim sistemi üzerinde farklı stratejiler denemiş bir ülke.  
Sistem değişikliklerinin sıklıkla yaşandığı ülkemizde bu değişiklikler daha çok ideolojik bakış açıları üzerinden gerçekleşti ne yazık ki. Aslında her ne kadar sistem değişikliği gibi görünse de daha çok müfredat üzerinde küçük müdahalelerin sıklıkla  yaşandığına tanıklık ettik. 
Bir başka ifadeyle iktidar olan siyasi partilerin tabandan gelen taleplerine uygun şekilde şekillendirilmeye çalışılan eğitim müfredatının üzerinde sürekli ideolojik nedenlere dayalı müdahalelerin yaşandığı cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tartışılmaz bir gerçektir.  

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla başlayan bu süreç   daha sonra Latin alfabesine geçiş,  Medeni Kanunun kabulü gibi yeni bir sosyal hayat değişikliği sonucunda Halkevleri daha sonra Köy Enstitüleri gibi toplumu her yönüyle dönüştürmeye yönelik bir anlayışla ama kollektivizm gibi  bir bakış açısı üzerinden  komin bir düzen yaratmayı ilke edinen müesses nizamın hâkim unsurları   yeni bir Türk aydın tipini ortaya çıkarmayı amaçlamışlardı. 
Özellikle Halide Edip ile başlayan Cumhuriyet kadını idolü tipi ile devrimlerin temellendirilmesi için kadınların sosyal hayat içerisindeki entegrasyonunu sağlamaya yönelik atılmış bir adımdı. Bu adım sonraki yıllarda oluşacak olan aslında resmiyette olmayan ama fiilen varlığı hissedilecek olan bürokratik oligarşik bir zümrenin oluşmasını da farkında olunmadan  temellendirmişti. 

Daha çok seçkinlerin oluşturduğu  bu aydın  hareketi aslında Mustafa Kemal'in ilk dönemlerinde dünyadaki konjonktür gereği  tam da istenildiği gibi  sosyolojinin bütün evrelerini yaşayarak gelişimini tamamlayıp ortaya çıkmıştı. Yani Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan çıkar çatışmaları ve bunun paralelinde gelişen sömürge düzenlerini kurma yarışı ve sonrasında büyüme ve gelişmenin ortaya koyduğu teknolojik ilerlemenin ışığında  dünyayı yönetme arzusu ve bunun sonucunda şekillenen yeni  devlet anlayışlarına dayalı  yeni bir toplumsal hareket siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel manada olgunlaşmıştı.

İşte Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş  yıllarında dünyadaki siyasi sosyal ekonomik ve kültürel değişimlerden etkilenerek sonuçta bu olgular ışığında gidişata ayak uydurmak zorunda kalmıştı. 
Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında  Avrupa'ya eğitim almak için gönderilen ve sonrasında aldığı o eğitimle yurda dönen aydınlara baktığımızda  milli ve manevî değerlerden uzaklaşarak tarihine, kültürüne, toplumuna yabancılaşmış bir aydın tipinin olduğunu anlayabiliriz.
Sonrasında ise bu aydın tipinin Batı tarzı bir hayatı eğitim kurumlarımızda bir politikaya dönüştürme çabasıyla otuzlu yılların sonundan seksenli yılların başına kadar özünden kopmuş kültürüne ve tarihine yabancı bir neslin yetişmesine uzun süre seyirci kalındı. 
Müesses nizamın yaşaması için kendince koruyucu tabular üreten bu aydın tipi özellikle eğitim sisteminin benimsediği müfredat üzerindeki kontrolü hep bu bürokratik oligarşik düzen mensupları için kullandı. 

Halk evleri ile başlayan  (başlangıçta iyi niyetli bir şekilde kurulmuşlardı) sonrasında köy enstitüleri ile devam eden ve toplumu kontrol altına alma mekanizması zaman içinde eğitim kurumlarının tamamına sirayet etti ve sonuçta sanal korkular ve birtakım tabular sarmalında düşünmekten, fikrini söylemekten, üretmekten yoksun ve en kötüsü de tamamen politize olmuş  bir neslin yetişmesine seyirci kalındı.

İçeriğine neredeyse bizden olmayan ne varsa konulan eğitim müfredatı hedefsiz bir sürece sokuldu. Önce meslek liseleri sonrasında üniversitelerimiz bu süreçten en çok etkilenen eğitim kurumlarımız oldular. Okuma-yazma oranının artması için her türlü amaçsız yöntem hesapsızca denendi.

Sonuçta niteliksiz ehliyetsiz ve akademik anlamda yetersiz birçok şahsiyet üniversitelerimizde ve ülkemizin çok önemli kurumlarında önemli görevler aldılar. Zaman içinde elde ettikleri statü ve ekonomik güçleriyle uzun yıllar boyunca  siyaset mekanizmasının önemli aktörleri olmayı da başardılar. Sonuçta siyaset mekanizması da bundan nasibini aldı.

Sonuç olarak 21.yüzyılın başında küresel dünyanın yeni aktörlere ihtiyacının olduğu böylesi bir zamanda eğitim sorunlarını tam anlamıyla çözen ve bunu geleceğe taşımak için planlar ve programlar yapan milletler oynanmaya çalışan oyunun figüranı değil yönetmeni olacaklardır. Bu bağlamda ülkemizin Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip ERDOĞAN’ın liderlik ettiği yeni dönem vizyonu ışığında öncelikli olarak Türk Eğitim Sistemi’ndeki tıkanıklığı ortadan kaldıracak politikalar üretmesi gerekiyor. Özellikle eğitim müfredatımız üzerinde uzun süreli bir çalışma yapılarak tam anlamıyla milli ve bir o kadar da yeniliğe açık bir eğitim müfredatı hazırlanmalıdır. Kamuoyuna henüz sunulmayan yeni resmi eğitim müfredatı aceleye getirilmeden yeniden toplumun bütün katmanlarının görüşü alınarak bütünleyici, kucaklayıcı, yenilikçi, pragmatist, bilimsel ve akılcı; en önemlisi de tam anlamıyla Anadolu kokan bir eğitim müfredatının titizlikle hazırlanması gerekiyor.

Aslında bugüne kadar gözden kaçan, ya da kaçırılan nitelikli öğretmen meselesi bana göre Türkiye’nin eğitim sorunun çözülmesinde en temel yapı taşıdır. Bugün bu konu doğru analiz edildiğinde görülecektir ki eğitim kurumlarımız nitelikli insan yetiştirmede işin ciddiyetinin farkında olmadıkları anlaşılacaktır. Bu hususta en büyük sıkıntı öğretmen yetiştirmede yaşanmaktadır. Bugün isteyen herkesin öğretmen olabildiği bir ülke de yaşıyoruz ne yazık ki. Herhangi bir kritere bağlı kalınmadan ÖSYM’nin gerçekleştirdiği sınavda istenilen puanı alan her birey öğretmen adayı olma hakkını elde edebiliyor. Aynı bölüme girip farklı üniversitelerde farklı puanlarla okuyan bu öğretmen adaylarının bu üniversitelerde okuyan farklı fakülteler içinde daha düne kadar en düşük puanlarla öğrenci aldıklarını biliyoruz. En ironik olanı ise eğitim fakülteleri dışında bölümleri bitirip öğretmen olarak atananların içinde olduğu bir eğitim sistemi gerçeğinin varlığını unutmamak gerekir. 

Eğitim sorunlarımızı tartışırken genelde müfredat üzerinden bu tartışmalar yürümektedir. Ya da kalabalık sınıflar, araç gereç yetersizliği,  fiziksel nedenler, yanlış eğitim programları yada uygun olmayan öğretim yöntemleri üzerinden eğitimin sorunları tartışmaları yapılmaktadır. 


Oysa ki ülkemizin en büyük ve en önemli bir meselesi haline gelen ve kronikleşen eğitim sistemimizin temel saç ayağı olan öğretmenin niteliği konusunun tartışılması gerekirken çözülmesi daha çok maddi sebeplere dayanan sorunları nedense tartışıyoruz. Aslında eğitim sistemimizin temel sorunu nitelikli insan kaynağıdır. Üniversitelerimizin ve akademisyenlerimizin akademik düzeyini masaya yatırarak işe başlanmalıdır. Üniversitelerimiz tek bir dalda eğitim verecek şekilde yeniden yapılandırılmalı ve bölgesel sosyo-ekonomik ve kültürel özellikler göz önünde bulundurularak yüksek öğretim şekillendirilmelidir. Daha açık bir ifadeyle mühendislik alanında eğitim verecek üniversiteler bir bölgede,  tıp alanında eğitim verecek üniversiteler bir bölgede, hukuk alanında eğitim verecek üniversiteler ayrı bir bölgede ve yine eğitim bilimleri alanında eğitim verecek üniversiteler de ayrı bir bölgede kurularak kendi alanında  uzmanlaşmış hem üniversiteler hem de akademisyenler ortaya çıkarmış oluruz. Bunun paralelinde ülkenin alanında en yetenekli potansiyel insan kaynakları bir araya gelmiş olur. Bu da nitelikli insan gücünün ortaya çıkmasını sağlar. Bireyler arasında rekabet duygusu gelişir. ARGE çalışmalarına maksimum düzeyde olanak sağlanır. Aynı şekilde nitelikli insan kaynağının yetişmesi için imkanların üst düzeyde yetişmesinin sağlanması daha kolay olur. 

Buradan hareketle eğitim sistemi içindeki öğretmenin de bu şekilde yapılandırılmış bir yüksek öğretim sisteminden daha nitelikli çıkacağını unutmamak gerekir. 

Yine gelişmiş ülkelere bakıldığı zaman meslek grupları içinde en yüksek ücreti öğretmenlerin aldığı görülmektedir. Bu ülkelerde en yetenekli ve başarılı  gençler öğretmenlik mesleğini tercih etmektedirler. Yani verilen ücretin yüksek olması o ülkelerde en yetenekli ve başarılı gençleri öğretmenlik mesleğini tercih etmeye yönlendirmektedir. 

Ülkemizde ise bu durumun tam tersi yaşanmaktadır. Bir başka ifadeyle üniversite sınavında tıp fakültesini kazanan en yetenekli gençlerin yüksek ücret verildiği takdirde öğretmenliği tercih ettiğini düşünürsek bu alanda yetenekli ve başarılı gençlerle işe başlanıldığında eğitim alanındaki nitelikli insan kaynağı hedefine ulaşılmış olduğunu görmüş olacağız. Tabii ki üniversitelerimizin de yine az önce belirttiğim gibi bölgesel yapılandırmalarla birlikte akademik düzeyde yetkin hale gelecek kadrolarla donatılması ve sonrasında pedagojik formasyonlarla bu yetenekli ve başarılı gençleri nitelikli hale getirmeleri en temel görevi olmalıdır. Bugünün koşullarında öğretmene verilecek 8-10 bin TL’lik bir ücret ülkenin en yetenekli gençlerini bu mesleğe yönlendirecektir. 

Bütün bu değerlendirmeler ışığında Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN yeni dönem vizyonu içinde eğitimde yaşanılan ve kronikleşen sorunlar içinde özellikle öğretmen yetiştirmeye dair yeni ve gerçekçi politikalar üreteceğine inancımız tamdır. Eğitimin temel sorunlarının çözümünde düğüm öğretmenlik mesleğinin nitelikli hale getirilmesi ve öğretmene ödenen ücretin baştan aşağı gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu sorun başka şekilde çözümlenemez. Bizden söylemesi.

Kalın sağlıcakla.

Bu yazı 2453 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar