DİJİTAL KANAAT ÖNDERLERİ
Ahmet KIZILKAYA

Ahmet KIZILKAYA

DİJİTAL KANAAT ÖNDERLERİ

14 Eylül 2018 - 13:30 - Güncelleme: 14 Eylül 2018 - 14:42

 

Hepimizin kulaklarının aşina olduğu  ‘sosyal medya’ diye bir kavram var.  Toplumsal ilişkilerimize başka bir boyut getiren, dünyanın her köşesinden, her ırktan insanı medya hesapları aracılığıyla yan yana getiren adeta bir açık platform burası.

Türk halkının da, özellikle 2008’li yıllardan sonra bu kavramla tanıştığını ve sosyal medya rüzgârına kapıldığını biliyoruz. Bugün Facebook, İnstagram ve Twitter’da yaklaşık 48 milyon Türkiye merkezli ‘profil’ var. Medya çağı adı verilen bu zaman diliminde insanların teknolojik gelişmelerden etkilenmesi gayet doğal. Ancak işin dozu bazen kaçabiliyor.

Sözgelimi en yakın arkadaşından bile sakladığı bir gerçeğini, sosyal medya ortamında ‘sere serpe’ paylaşan insanlar var. Gerçekte yüzünü görmediği, ama sanal ortamda yakınlık kurduğu kişilerle özelini paylaşabiliyor birtakım insanlar. Medeni ilişki durumlarını, beğenilerini, öğlen yedikleri yemekleri, akşam giydikleri kıyafetleri, gece nerde oturduklarını, kiminle çay-kahve içtiklerini açıkça yazabiliyor sosyal medya sahipleri.

Bu platformları oluşturan medya yapıcılarının gerçekte plânları nedir bilmiyoruz. Birbirinden ayrı ve uzak kalan insanların sanal ortamda bir araya getirilmesi midir amaç, yoksa bir sosyal etkileşim alanı oluşturarak buradan sosyal-psikolojik ve belki de stratejik birtakım verilere mi ulaşmak istemektedirler, belli değil. Ama Facebook kurucusu Mark’ın ‘Hedefimiz  7 milyar insanın bir Facebook hesabı edinmesini sağlamaktır.’ şeklindeki beyanı, doğrusu biraz korkutucu ve düşündürücü.

Dünya geneline yayılmış 7 milyar insanı bir standart kalıba sokmak, ortak bir medya dili ve kültürü oluşturmak ve bunun belli bir kontrol mekanizması dahilinde gerçekleşmesini sağlamak medya yapıcılarını memnun etse de ortalama insan açısından birçok güvenlik endişesini de beraberinde getiriyor.

Buna rağmen ‘Facebook senin neyin olur?‘ diye bir soru sorulsa, birçok kişi o benim her şeyim diyebilecek bir kıvama gelmiş durumda. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar bütün hayatını buraya endeksleyen birçok insan için sorun yok. Facebook CEO’su için de sorun yok, zira onlar, hedeflerine belki de planladıklarından daha erken ulaştılar. Hizmet veren memnun, hizmet alan memnun. Bu durumda  bize de laf düşmez artık.

Ama esas konu yazının başlığında da belirttiğim gibi sosyal medyada ‘trend’ olan eğilimler ve ‘influencer’ profil sahipleri.  Dedik ya sosyal medya akımıyla birlikte kavramlar, algılar, geleneksel düşünce biçimleri, hatta günlük konuşma dili değişti.

25 yaşındaki kanaat önderleri, milyonlarca takipçisi ile fenomen olan ev kadınları, 60 yaşındaki insana kendisini seyrettirmeyi başaran YouTuber lise öğrencileri  ve ötekiler…

Bazen kes yapıştır modeliyle bazen de yaratıcı zekâ ürünü paylaşımlarla merak uyandıran ve milyonlara hitap eden bu  ‘dijital medya kahramanları’ geleneksel medya kültürünü de derinden sarsmış gözüküyorlar.

Aslında kanaat önderi dendiğinde siyasi, dini ve toplumsal önderleri  ve onların uzlaştırıcı yöntemlerini akla getiririz.. Geleneksel yaşam biçimleri olan,  yaşları hayli ilerlemiş ve yaşam deneyimleri güçlü insanlar, kanaat önderi sıfatıyla tanımlanır. 

Ancak günümüzde baş döndürücü hızla ilerleyen iletişim olanakları ve teknikleri bu kavramın da anlamını değiştirmiş gözüküyor. Artık dünyanın her bölgesine bir cep telefonu vasıtasıyla ulaşan, etki alanı oluşturan kahramanlar var. Bunlar hitap ettikleri kitle açısından birer lider konumundalar.

Toplumsal taleplerin değişmesi ve yeni nesillerin farklı algıları, sosyal medyanın çok tanınan isimlerini potansiyel birer kahraman haline getirmiş durumda.

Kuşkusuz, paylaşmak insani bir erdem. Güzeli ve doğruyu paylaşmak sosyal medya olanaklarıyla her zamankinden daha da kolay. Ancak bu her zaman böyle olmuyor. Dolayısıyla dijital medya fenomenlerinin her yaptığı, her yazdığı, her paylaştığı  da doğru ve anlamlı değil.

Yunus Emre’nin bir sözünü Mevlâna’ya, Sabahattin Ali’nin bir sözünü Cahit Sıtkı’ya mal edip paylaşan binlerce ‘influencer’ var. Yine sıkça örneğini gördüğümüz ‘Kâbe resmidir herkes beğensin, Bunu paylaşırsan sevap hanene şu kadar sevap yazılır, Bunu beğenmezsen bizden değilsin.‘ türünden paylaşımlar insanların manevi duygularının istismarına yol açtığı gibi, kötü niyetli kişilerin de ekmeğine yağ sürüyor.

Daha acı olan da bu paylaşımları sorgulamadan, doğruluk derecesine bakmadan kendi sayfalarında paylaşan ezberci yüzbinlerce takipçinin olması. Kendi özel hayatlarına dair mahrem konuları cesurca paylaşan kitle, yalan yanlış bilgileri de doğruymuş gibi paylaşmakta sakınca görmüyor. Nasıl böyle bir şey olur, diye sorduğumuzda Avusturyalı sıra dışı film yönetmeni Michael Haneke’nin ‘Olup bitenler karşısında aklımızı yitirmiyorsak, yitirecek aklımız kalmadığı içindir.‘ sözü akla geliyor ve soruyu sormaktan vazgeçiyoruz.

Doğrusu bugünün insanı da sonu kestirilemeyen ucu açık bir medya alanının ana figürü olmaktan şikâyetçi değil. İçindeki çocuğu dışarı çıkarmak, çılgınlıklarını paylaşmak ve ben de varım demek için bundan daha iyi bir fırsatının olmayacağından emin. Bunun içindir ki geriye dönüş pek mümkün görünmüyor.

Kaybolan işgücü, öldürülen zaman ve bilgi kirliliği kimsenin umurunda değil. Varsa yoksa beğenmek ve beğenilmek duygusu ve takipçi sayısını artırmak.

Bakalım zaman ilerledikçe akıllara durgunluk veren daha hangi gelişmeler olacak sosyal medyada. Yaşadıkça göreceğiz.

Bir sonraki yazımda buluşmak dileğiyle sevgiyle ve huzurla kalın.

 

Bu yazı 1990 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 4 Yorum
  • Nurten Bilenoğlu
    10 ay önce
    Katılmamak mümkün mü? Toplum ve gençlik ruhsal bunalımda, mesleksizlik had safhada. Bu gidişle sonumuz hiç umut verici değil! \"Yitirecek aklımız nile kalmayacak yakında.\" Avusturyalı yonetmen çok haklı.
  • Cuma Aksu
    1 yıl önce
    Harika bir yazı. Bilgilendim. Katılıyorum.
  • Ahmet Buran
    1 yıl önce
    Çok güzel bir değerlendirme. Kutlarım.
  • Ahmet Kızılkaya
    1 yıl önce
    Çok teşekkür ederim değerli hocam.

Son Yazılar