TAM    MEVSİMİDİR


                Bir yerden bahsedeceğim size. Bazılarınızın bildiği çoğunuzun bilmediği bir yer. Harput diyeceğim, “Harput’u kim bilmez yahu?” diyeceksiniz muhtemelen. Genelde bilip, ayrıntıda çok bilmediğimiz bir yer. Tarih açısından bahsetmeme gerek yok elbette. Fakat gelin görün ki şu bahar mevsiminde nazı çekilecek bir gelin gibi Harput. O kadar güzel o kadar eşsiz anlayacağınız.

               Peki niye bu mevsim? Çünkü ağaçlar çiçek açtı Harput’ta; kimi pembe kimi beyaz.

Şelale coştu Harput’ta, sular şırıl şırıl akmakta. Ön yüzü ne kadar güzelse arka yüzü de bir o kadar güzel. Kale’nin önünden Fethi Ahmet Baba’ya doğru iniyorsunuz, biraz ilerleyip solda dikkatlice bakınca cennetten bir köşe sizi karşılıyor sanki. Yukarıdan kayalıkları yarıp gelen müthiş bir su. Tam üstünde çiçek açmış koca bir ağaç. Bu uzaktan görünüşü tabi, adım adım suyu takip edip ilerleyince, sağlı sollu kırmızı topraktan tepeler, suyun daha önceden şekil verdiği koca koca taşlar. Şelalenin sağından solundan akan sular, yemyeşil alanlar… Suyun kaynağını görmek isterseniz dağlık alana çıkmanız yeterli. Çıkarken mor sarı dağ çiçekleriyle selamlaşmayı unutmayın. Tepeye varınca nazlı nazlı menderes çizerek geldiğini göreceksiniz aşağıda coşkuyla akan suyun. Durup izlemek huzur veriyor insana. Başınızı kaldırıp da kaleye doğru baktığınızda, su, çiçek açmış harika bir ağaç ve dalların arasından Türk bayrağıyla kudretli kale, yanında ulu minare… Hele ezan da okunursa o vakitler, gözünüz de doyar kulağınız da.

                 Peki neden bu mevsim? Çünkü şelalenin vaktidir ilkbahar. Özellikle nisan ve mayıs ayları en parlak dönemleridir. Zırtan Şelalesi adı dostlar. Bu nedenle hiç kaçırmayın derim. Arkadaşlarınızı alın, çocuklarınızın elinden tutun ya da sevdiceğinizle bu şiirsel enstantaneye tanık olun derim. Yakınında bir de küçük bir gölcük var suyu alttan kuzluyor ve yoğun şekilde yol alıp akıyor. Her bir taraf kendine baktırmaya hevesli.

                Nasıl güzel nasıl yüce bir yer bu Harput! Kitaplar yazılır üstüne istense. Tarih dolu, medeniyet, mevsim, masal hikaye… öyle ki türkülere konu olmuş. İnsanları da etkisi altında kalmış Harput’un, bir başka aşık bir başka yaman, bir başka işte… kendi gibi yüce hikayeleri var, her yanı yaşanmışlık, her yanı betimlenecek kadar güzel, içten ve anlamlı.

              Harput 1085’te Türklerin eline geçmiş ve hızla  kültür merkezi olmaya başlamış. İstanbul’da o dönemlerde Türk ve Türk müziği yokken, Harput’ta  kurala dayalı olarak Türk müziği icra ediliyormuş. Türk sanat müziğinin ilk bestelerinin Harput’ta veya Harput’taki saraylarda aranması gerekirmiş. Müzik yöresiyle coğrafyasıyla yaşantısıyla meydana çıkan bir üründür. Bu sebeple Harput’un geniş zenginliği musikisi ile de kendini göstermektedir. Türki sözlerine göz attığımızda ‘Ah nayim nayim, başı belalı nayim, çıksam dağlar başına, çağırsam nayim nayim’. İşte size dağlar başı Harput. Bir başka türküde; ‘Hafo’mun evi kaya başında’ diyor. Gerçekten kayabaşı çok. Hatta böyle bir mahalle var sanırım.

             Bahis etsek bitmez bizim bu Harput. Gel gelelim böyle güzellik böyle değer sahipsiz. Kendi haline bırakılmış. Hak ettiği değeri görmemiş. Bir türlü de göremiyor ne yazık ki!

         Sayın valimizin bu anlamda Elazığ’ın turizm değerine tarihine  çok önem verip, çaba sarf ettiğini biliyoruz. Fakat Harput konusunda uzun uzun yıllardır  tam ölçü ile çalışma yapılmamış bir türlü, kaderine terk edilmiş bu güzel yöre. Çok uzak köylere, yaz kış yalnız yaşayan ninemizi görmeye giden valimiz elbet yanıbaşımızdaki güzelim Harput’umuza gidip de karar almaz mı acep? Gördükçe içlenip içlenip hakkını vermez mi acep? Dediklerimiz dokunur da uğruna türküler yakılan bu memleket, bir oya gibi işlenmiş tarihi, müziği, coğrafyası ile dillere destan olmaz mı acep? Duyanlar çıkıp çıkıp gelmez mi acep?