800 MİLYON AÇ, 800 MİLYON OBEZ!


İçinde yaşadığımız gezegen, türlü çelişkileri bünyesinde barındıran bir yer. Dünya nüfusunu oluşturan insan kitleleri farklı sosyal ve ekonomik standartlarda yaşarken kimileri hayatından çok memnun, kimileri de yaşamdan ve geleceğinden umudunu kesmiş durumda.

Halk söyleyişiyle kimilerinin işleri tıkırında, kimileri ise bedbaht bir hayatın pençesinde süründükçe sürünüyor.

Bütün bu paradoksun içerisinde en dikkat çekici unsurlardan biri de dünya insanlarının yaşadığı açlık ve obezite sorunu. Yani bir yandan kötü beslenme ve aşırı yemeden kaynaklanan şişmanlık problemi, öte yandan yiyecek ekmek bulamadığı için açlıkla savaşan dünya coğrafyası.

Geçtiğimiz günlerde bir radyo programında gıda uzmanı bir beyefendiyi dinledim. Çoğumuzun farkında bile olmadığı önemli detaylardan bahsetti.

Çok ilginçtir, Dünya nüfusunun 800 milyonu açlıkla savaşırken 800 milyon insan da obeziteden kurtulmanın yollarını arıyormuş. Çoğunluğunu kara kıta Afrika, Asya ve Orta Amerikalı insanların oluşturduğu 800 milyon insan açlık, yetersiz beslenme ve kötü hayat koşullarında dünyaya geldiğine geleceğine bin pişman olarak ömrünü tamamlıyor. Gelişmiş Batı ülkeleri diye tabir edilen coğrafyanın insanı da kötü beslenme ve hazır gıdaların yol açtığı türlü sorunlardan kurtulmak için neredeyse bir servet harcıyor.

Peki, dünyada herkese yetecek kadar tarımsal üretim yapıldığı halde neden 800 milyon insan geceleri aç yatmakta ve neden yeni doğan her 4 çocuktan biri fazla kilolu ve ya obez olarak dünyaya geliyor?

Son yıllarda bilim insanlarının geleceğimizi şekillendirmek için kendilerine, birbirlerine, karar vericilere en sık yönelttiği soru bu.

GIDA ENDÜSTRİSİ KAZANIRKEN İNSANLIK KAYBEDİYOR

Aslında sorunun yanıtı da belli. Tarımsal kaynakların doğru kullanılmaması, doğal üretim modellerinden vazgeçilmesi ve eşit paylaşım dengesinin sağlanamaması gibi bazı gerçekler durumun vehametini artıran birer faktör.

Kentlerde yaşayan insan, daha ucuz ve erişilebilir olduğundan işlenmiş gıdayı tercih ediyor. Üstelik bunlar daha uzun raf ömürlerine sahipler ve tek kullanımlık ambalajlarda yemeye hazır olarak sunuluyorlar. Bu gerçeğin farkında olan küresel gıda üreticileri, daha çok kazanç güdüsüyle insanoğlunu bu tür gıdalara mahkum etmekten geri durmuyor.

Bu türden gıdaları bulup kötü de olsa beslenme ihtiyacını gideren insanın yanında hiç yiyecek bulamadığı için perişan bir vaziyette ömrünü tamamlayan insanlar da var. Onlar kaderlerine küsmek ve insanın adaletsizliğini Yüce Yaradan’a şikayet etmekten öte bir şey yapamıyorlar. İşin asıl ilginç yanı, küresel ölçekte gıda üretimi yapan dev şirketler, sömürülmüş ve kaynakları tüketilmiş coğrafyanın da kıtlık çekmesinin asıl müsebbibi.

Yani dünya gıda planlamasında etkin rol alan çok uluslu şirketler ve küresel gıda üreticileri, kendi hazırladıkları plan dahilinde neredeyse dünyanın her yanında üretimi kontrol ediyor ve insanları yapay bir beslenme kültürüne alıştırıyor.

Açlık ve obezite sorunun şimdilik dışında kalan ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan önemli bir insan kitlesi ise galiba şu durumda en şanslı olan gurup. Geleneksel beslenme şekilleriyle ve mütevazı yaşam biçimiyle yaşamını sürdürenler, tehlikenin kıyısında köşesinde dolaşsalar da şu an için avantajlı gözüküyor.

Ancak bu kötü gidiş tersine dönmediği müddetçe tehlike çanlarının bu insanlar için de çalacağını söylemek gerek. Sürdürülebilir bir durum değil elbette.

Ya insanoğlu tehlikenin farkına varıp yeni bir planlama ile yeni bir yaşam modeli, yeni bir beslenme modeli geliştirip hakça bölüşüp, olabildiğince eşit koşullarda yaşamanın yollarını arayıp bulacak; ya da karar vericilere teslim olarak hem kendinin hem dünyanın kaynaklarının tüketilmesine göz yumacak.

Devran tersine ne zaman döner, insan dünyanın değil de kendisinin adaletsiz olduğunu ne zaman anlar bilinmez. Ancak paranın yenilmeyecek bir şey olduğu anlaşıldığında her şey için çok geç olabilir.

Dünyanın değil de insanın adaletsiz olduğunu bilmek ne acı!

Bir sonraki yazımda buluşuncaya kadar sevgiyle ve huzurla kalın.