BUHARLAŞMA VAR


              Lise yıllarında (1972-73-74) yaz tatilinde, köyümde; aileme, babama köy işlerinde kendimce yardımcı olmaya çalışırdım.  

              O yıllarda köyümüzde (Elazığ – Pelte Köyü) şeker pancarı çok ciddi bir geçim kaynağıydı, hemen herkes her sene birkaç dönüm şeker pancarı ekerdi, biz de; her sene 7-8 dönüm kadar bir yeri pancar ekerek kış harçlığını çıkarırdık.  

              Bir sene de; köyümüzden geçen kanalın; üst kısmında yer alan, Tarlapilor denilen mevkide pancar ekmiştik, köy suyu ile sulamamız gerekiyordu, köy nöbeti de 21 günde bir dönerdi, bizim de yarım gün bir su hakkımız vardı o nöbette.

            Şeker pancarı 20 günden fazla sulanmazsa, kurur, verimsizleşir; gelir yerine, yapılan masraflar külfet olarak zarar hanesine yazılır ve o ailenin beli bükülürdü.

            İşte böyle bir nöbet günü rahmetli babam bana git, saati gelince suyu komşunun tarlasından bizim tarlaya çevir; ben de elimdeki işi bitirip geliyorum diye tembihledi beni.

            Ben de gidip, denileni yaptım, suyu tarlaya bağladım, bu arada daldım hayallere, denizlerde yüzüyorum, sahillerde dolaşıyorum kendimce, babam takriben yarım saat sonra geldi, bir sofra bezi kadar yer sulanmış değildi henüz.

             Gelir gelmez, hani su dedi!

             Su budur, olanı bağladım diye cevap verdim, yahu su bu kadar olur mu? Bir kucak su olması gerek, bu kürek sapı kadar su ile bu tarla sulanır mı? Dedi ve hendekten yukarı su bendine kadar git, git bak bakalım, su bir yerden yıkılmış olmasın diye beni su bendine acele acele yönlendirdi.

            Güzergâhta eksik olmayan kavak ağaçları altında ıslık çala çala hendeği takip ettim, İnce Dere denen yerdeki bende varıncaya kadar hayalimde birkaç tane meslek değiştim, bir kaç düğünde de mendil salladım bu arada, su bendine vardım ki sahiden bir kucak su çıkıyor, çıkıyor ama tarlaya gelinceye kadar bilek kalınlığında kalıyordu.

            Döndüm, tekmili verdim, herhangi bir yerde su yıkılmamış, bentten bir kucak su çıkıyor ama buraya gelen su bu, herhalde BUHARLAŞMA VAR dedim, o sırada, fizik, kimya falan görmeye başlamışız güya; Toriçelli’yi, Arşimedi falan duyuyoruz arada.

            Allahını seversen ne buharlaşması yahu dedi,  sen dur, ben bir gidip bakayım, - o kadarda dert etmiyorum, evin sorumluluğu onda nasılsa- ‘ git dedim içimden, Allah vere Ak Denizi bağlayasın tarlaya’ diye kendimce, babama duyurmadan söylenip, yine düştüm kendi dünyama.

             Babam hendeği takip edip gidiyor, ara ara hendeğe girerek uğraşıyor. Su bulanmaya başladı, bulandıkça çoğaldı, çoğaldıkça bulandı, babam dönünceye kadar su, sel gibi bastı tarlayı, tahminen bir harman yeri kadar yer sulanmış oldu, babam gelinceye kadar.  

             Nereye saklanmıştı bu su baba dedim, nereden aldın getirdin? Dedi ki;  sıçan delikleri var sıçan !!! Bu mendebur fareler, fiğ, culbant, yonca gibi yerlerde çok olurlar, alttan oyarak hendeğe girer suyu çalarlar; 5-6 yerde vardı onları kapattım.

             Devam etti, işte dedi; beytülmal da böyle yağmalanıyor, devletin akarı, hazinesi, bazı fareden beter insan kılıklılar tarafından alttan fare gibi oyularak, çala, çırpa vatandaşa gelinceye kadar, bu su misali son yudumu bize kalıyor.

             Mektep görüyorsunuz, kitap okuyorsunuz, iyi inceleyin her şeyi, söylenen her şeye kanmayın, mesela derler ki;

             ‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz’ orada söylenmek istenen şu; domuz bile denizin suyunu içmez, yemez, devletin malı deniz, çünkü bütün milletin emekleri oraya akar, devlet hazinesinde toplanır bu nedenle denize teşbih edilir,  

               Deniz olmasına rağmen domuz bile yemez, bunun gerçek anlamı bu.  Yemeyen domuz, yiyen domuzun karışlığı olarak söylenmiş, -yemeyen domuz- ot yiyen keçi, ot yemeyen keçi gibi.

             Meğer esas mektebi yazın okumuşum; daha sonra bunu hayatımda çok net anladım ve yaşadım, babamın; bana, bize bıraktığı en güzel miras, kursağımıza koyduğu helal lokma oldu.

              Bir ara ailem yoğurt satardı, annem; sütü ısıttığı tencereyi, mayalanacak kovaya döktükten sonra, yarım litre kadar su ile çalkalar onu da süte ilave ederdi.

               Bir gün tam bunu yaparken, annemin ellerinden tuttu ve dedi ki; Allahını seversen hanım bunu bir daha yapma, çocukların kursağına haram lokma koymayalım.

               Annem her ne kadar; süt tencerenin dibini tutuyor onu su ile süte ilave ediyorum dediyse de, o suyu yere döktü ve bir daha tekerrür etmedi.

               Daha sonra kamuda hatırı sayılır bir miktar paranın yönetiminde hasbelkader müdür olarak görev aldık, babamın annemin elinden o süt nedeni ile tutuşu, gözümün önünden hiç gitmedi gitmedi.

                Sevdiği bir türkü vardı, dua formunda söylerdi arada;  

 Kadir Mevlâm senden bir dileğim var, ,
Beni muhannete muhtaç eyleme. 
Yedi deryalara gark eyle beni, 
Yine muhannete muhtaç eyleme,,,

               Bu anıların üstünden 45 yıl geçti, o fare delikleri bir türlü kapanmadı, kapanmadığı gibi üstelik çoğalıyor git gide.

               Şimdi ben hangi uzun havayı söylemeliyim, bilmiyorum…